29 Eylül 2017 Cuma

Temple Grandin | Film

“Yeni bir dünya için, yeni kapılar açmalısın!”
-Temple Grandin

Merhaba herkese. Uzunca bir süredir film izlemediğimin, izleyemediğimin farkındaydım. Buna bir son vermek istiyordum ama önceliklerimi hep farklı şeylere veriyordum.
Bu arada aslında en son filmi Bursa'ya gelirken otobüste izlemiştim. Ama inanır mısınız ne izlediğimi bile hatırlayamıyorum. :D

Evet bugün işten geldikten sonra hemen film izlemek istedim. En azından aklımdayken izleyeyim ve en azından kendimi mutlu edecek bir şeyler yapmış olayım diye. 


Filmimiz Temple Grandin. Gerçek bir hikayeye dayanan, ödüllü, biyografik bir film. Öncelikle Temple Grandin kim ondan bahsedeyim.
Temple Grandin 1947 doğumlu, Amerikalı hayvan bilim uzmanı, yaz
ar, otizm aktivisti ve hayvancılık sektöründe hayvan davranışları alanında danışmanlık yapan, Colorado Devlet Üniversitesi'nde bir profesördür. Hug box yani Sarılma Kutusu adı verilen, otistik çocukları sakinleştirmek için kullanılan bir cihaz geliştirmiştir.
Filmin konusu da Temple Grandin'in yaşam öyküsü.
Temple 4 yaşına kadar hiç konuşmadığı, diğer çocuklarla iletişim kurmadığı, uyaranlara tepki göstermediği için annesi tarafından doktora götürülür ve doktor tarafından Otistik tanısı konulur. O dönemlerde Otizm'in annenin çocuğa karşı olan ilgisizliğinden dolayı ortaya çıktığı düşüncesi vardır ve doktor Temple'ın annesine de bunu söyler. Fakat annesi bu durumu kabullenmez ve Temple için elinden geleni yapmaya çalışır. Bir kliniğe yatırılması istenilen Temple'i yatılı bir okula gönderir ve Temple orada Fen Bilimleri öğretmeni ile bir yakınlık kurar. Çünkü kendisini anlayan tek kişinin o öğretmeni olduğunu düşünür ve öğretmeninin destekleriyle Temple dahil herkes ondaki üstün yeteneği fark eder. Temple normal insanların görmediği detayları bile görüp, her şeyi zihninde resmetme yeteneğine sahiptir.
Üniversiteye başlamadan önceki yazını teyzesinin yanında geçirir ve orada büyük baş hayvanların sakinleşmesi için kullanılan bir sistem görür. Kendisi üzerinde denediğinde 'sarılma hissi' verdiğini fark eder ve bunun üzerine kendisi de bu makineden tasarlar. İnsanlarla temas kurmayı sevmeyen Temple, bu makine ile otistik bireylerin sarılma ihtiyaçlarını karşılayacağını düşünmektedir.

Üniversiteden sonra master yapar ve son olarak doktora çalışmasına başlar Temple. Master yaptığı sırada büyük baş hayvanların davranışlarından yola çıkarak hayvancılık sektörüne birçok katkıda bulunur. Aynı zamanda dergilere yazılar gönderir ve tanınır hale gelir. Son olarak bir Otizim toplantısına katılır ve orada kendi etrafında dönen bir otistik çocuğun annesi tarafından durdurulmaya çalışıldığını görür. Bunun üzerine oradakilere bu davranışın otizmli bireyler için bir rahatlama davranışı olduğunu, kendi etrafında dönmelerinin onlara sarılma hissi verdiğini anlatır. Ve kendisinden bahseder....

Temple Grandin otizmli bireylerin topluma nasıl kazandırılabileceğinin en güzel örneklerinden. Temple zamanında otizmli bireylere bakış açısının nasıl olduğunu bu film sayesinde anlayabiliyoruz. Fakat bu film, Otizm teşhisi konmuş bireylerin de diğer insanlar gibi toplumda rahatça yaşayabileceğini öğretiyor. 


Şimdi benim için bu filme dair en ilgi çekici şeylerden biri Temple'ın fotoğraflarla düşünme yetisi. Bu özelliği sayesinde bir projeyi baştan sona resmedip, hata payını sıfıra indirebiliyor. Gördüğü her şeyi fotoğraf olarak zihnine kaydediyor. 
Görme engelli oda arkadaşına söylediği söz ise beni çok etkiledi. 'Senin seslerin, benim resimlerim var.'
Ayrıca en can alıcı noktalardan biri Temple'ın öğretmeninin cenazesinden çıkarken ilk defa annesine sarılma eğilimde bulunmasıydı.

Yine yazdıkça yazabileceğim bir yazı oldu bu. Çünkü gerçekten harika bir film Temple Grandin. Mutlaka izleyin. Yorumlarınızı bekliyorum. :)

27 Eylül 2017 Çarşamba

Zaman ve Zaman | Benim Yazılarım

Zaman öldürmekten başka şeyler yapın. Çünkü zaman sizi öldürüyor. *Paulo Coelho


Gerçekten de zaman her şeyi düzeltir mi?
Zamanla her şey geçer mi?
Zamana gerçekten ihtiyacımız var mı?
Bize biraz 'zaman ver' denildiğinde, verdiğimiz zaman kendi isteğiyle mi duruyor orada? Ya da zaman duruyor mu? Zaman durur mu?

Onlarca soru var aklımda, zamana dair...
Zamana ihtiyacım varmış. Alışmam için... Beynimde dönüp dolaşan bazı zararlı düşünceleri yok etmem için...
Ben o zamanı tanıdığımda kendime, gerçekten de girecek mi her şey yoluna?
Ben o zamanı tanıdığımda kendime, alışacak mıyım bunca farklılığa?
Peki, ben o zamanı kendime tanıdığımda, hissedecek miyim artık kendimi ait, bu bulunduğum çevreye?

Onca şey geçiyor hayatımızdan... Yüzlerce saat, binlerce dakika, milyonlarca saniye her bir an... Peki neler geçiyor zamanla birlikte bu dolu yaşamımızdan?

Mesela sen geçiyorsun, o geçiyor, onlar geçiyor... Geçenler, gidiyor. Gidenler geliyor mu peki?
Gelmeyen şeyleri özletiyor zaman. Özlenen şeyler dönmüyor geri.

Sabrı öğütler zaman, oysa odur durmayan. Ben beklerim de, zaman beklemez ki beni...


22 Eylül 2017 Cuma

#20denonce20 | Etkinlik

Selamlar! Nasılsınız? Ben aslında çok yorgunum. Yüksek lisans dersleri + iş çok zorluyor itiraf edeyim. :)

Her neyse, hep 'Ölmeden önce yapılacaklar listesi' yapmak isterdim ama hiç elime alıp öyle bir eylemi harekete geçirmemiştim. Taa ki sevgili canım arkadaşım Elif'im '2020'den Önce Yapılacak 20 Şey' etkinliğini başlatana kadar. Aldım kalemi elime yazdım. 3 yıl var, çok çok uzun vadeli yapılacaklar listesi değil ama beş dakika sonramızı bile bilmediğimiz şu hayatımız için 3 yıl uzunca bir süre... Neyse ben hemen listemi paylaşayım sizinle. Sonra da sizin listelerinizi görmeyi bekleyeceğim. :)


#20denönce20
1. Akademisyen olmak.
2. ELT Konferanslarına katılmak.
3. Alanıma katkı sağlayacak harika bir tez savunmak.
4. Yunanistan turuna gitmek.
5. Prag'a gitmek.
6. Koca bir duvar büyüklüğünde, içi kitaplar ve dergilerle dolu bir kitaplığa sahip olmak.
7. Bir dergide yazı yayımlatmak.
8. Ehliyet almak.
9. En sevdiklerimi kendi evimde ağırlamak.
10. Yüzlerce mektup sahibi olmak.
11. İhtiyacı olan bir çocuğun eğitimine destek olmak.
12. Tüm kahveleri tatmak.
13. Kahve uzmanı olmak.
14. Fotoğraf makinesi almak.
15. Ruh eşimi bulmak.
16. Blog arkadaşlarımdan en az 5i ile bir araya gelmek.
17. Daha taşınabilir bir bilgisayar almak.
18. Sosyal bir topluluğa üye olmak.
19. Fransızcamı geliştirmek.
20. Bugüne kadar hayatıma dokunan tüm insanlara teşekkür etmek.

Evet benim 2020den önce yapılacak 20 şey listem bu kadar arkadaşlar. Biraz idealistçe isteklerimin olduğu aşikar. :D Umarım her şeyi 3 yıl içinde gerçekleştiririm ve 3 yıl sonra sevgili Elif ve etkinliğe katılıp  #benvarım diyen arkadaşlarla İstanbulda görüşürüz. Bu arada canım Elif'imin etkinliğini okumak için de buraya bir tık alayım lütfen. :)
Sizi seviyorum ve listelerinizi bekliyorum. :)

17 Eylül 2017 Pazar

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat | Kitap

... tüm acılar korkaktır, kendisinden daha güçlü olan yaşama isteği karşısında geri çekilir, çünkü bedenimizin her hücresinde yerleşmiş olan yaşama isteği, ruhumuzdaki ölüm tutkusundan çok daha güçlüdür.
-Bir Kadının Yaşamından 24 Saat , Stefan Zweig

Merhabalar hepinize. :)

Düzenimi kurdum, yerleştim, işimi gücümü ayarladım sayılır. :)
Hazır kafam rahatken sizinle görüşelim istedim.
Bu aralar çok fazla kitap okuyamadım. Bugün Stefan Zweig - Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat kitabını metroda gidip gelirken bitiriverdim. Zaten 71 sayfacık bir kitap. Evet bugün ki konuğumuz da bu. :)
Zweig eserleri okumayı seviyorum. Gerçekten kurgusuna hayran olduğum yazarlardan biri. Buhranlı hayatını eserlerinde çok farklı bir şekilde yansıtan bir yazar. Ayrıca daha önce Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu isimli kitabında da dile getirdiğim üzere, karşı cinsin aşkını, tutkusunu bu denli etkileyici anlatabilen bir erkek yazar, bana göre.
Daha önce Satranç ve Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nu okumuştum. Onların yazısına ulaşmak için de kitapların isimlerine tıklayıp, okuyabilirsiniz. :)

Şimdi gelelim Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'e. Yine tutkulu bir kadının hayatının 24 saat içinde nasıl değişebileceğini anlatmış Zweig. Daha doğrusu cesaretli bir şekilde tutkularının peşinden giden bir kadının diyebiliriz.
Olaylar genç bir kadının bir Fransız gençle kaçmasının ardından başlıyor. Anlatıcı; genç kadının tutkularının peşinden gitmesinin ardından ortalığı sakinleştirmeye çalışıyor ve bunun üzerine 60lı yaşlarında bir İngiliz Hanımefendi, anlatıcının bu tavrından etkileniyor. Ona bir not gönderiyor ve İngiliz Hanımefendi başlıyor hayatını değiştiren 24 saatini anlatmaya...
Okurken başlarda sıkıldım -ki her Zweig kitabının başında ben bir sıkılıyorum-, daha sonra olaylar ilerlemeye başladıkça neler olacak diye merakla okumaya devam ettim. Kimi yerde olacakları tahmin ettim ama sadece bir kısmını. Çünkü olay sizi bir noktaya götürecekken, bir bakıyorsunuz farklı bir noktaya gelmişsiniz.
Daha önce de söyledim, yine söylüyorum, Zweig'in beni en çok etkileyen tarafı gerçekten olayları bir kadın gözüyle bu kadar eşsiz anlatabilmesi.
Kitapta ayrıca alıntılanabilecek o kadar güzel cümleler var ki; ilk sayfadan bir tanesini de buraya bırakıyorum.
*İnsanların çoğu sınırlı bir hayal gücüne sahiptir.

Not: Okurken insan şunu da düşünüyor; intihar eden Zweig, acaba intihar etmemek için birilerinden bir yardım beklemiş olabilir mi?

Evet, farklı bir bakış açısı ile bir kitap okumak istiyorsanız, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'i okuyun derim. Bir de okuduysanız yorumlarınızı beklerim. :)

instagram: nrmnpnr

13 Eylül 2017 Çarşamba

Baktıkça Bakasınız Gelecek! | Blog Önerisi

Merhabalar arkadaşlar. Bugüne kadar hiç yapmadığım bir şey yapacağım ve sizlerle bir blog paylaşacağım. Çünkü gerçekten gördüğüm en tatlı, en huzur verici blogların başında geliyor sevgili Ezgi'nin blogu.
İlk keşfettiğim zamanlarda da kendisine söylemiştim blogunun ne kadar hoş olduğunu. Teması, içerikleri ve kendisinin çektiği o birbirinden harika fotoğrafları... Gerçekten blogu açtığınızda her şeye baktıkça bakasınız, okudukça da okuyasınız geliyor.
Takip etmeye en değer nitelikte olan bir blog Ezgi - the girl with the curls. :)

'Blog macerama hoşgeldiniz.' diyerek karşılıyor bizleri ve birbirinden güzel el işleri, örgüler, dikiş nakışlar ve gezilerinden fotoğraflar paylaşıyor bizlerle.
Hala takip etmiyorsanız bence durmayın. Hemen buraya tıklayarak kendisinin muhteşem blogunu takip edin. :)

NOT: İlk zamanlarda benim ilgimi çekmesinin nedenlerinden biri de İngilizce içeriğinin de olması. :D

Görüşmek üzere...

10 Eylül 2017 Pazar

Dile Dolananlar | Müzik

Merhabalar sevgili Blog dünyası. :)

Yeni odamdan sesleniyorum bu defa sizlere. Arkada 'sen geçerken sahilden sessizce, gemiler kalkar yüreğimden gizlice...' çalıyor. Ben de sizlerle bu aralar en çok dinlediğim, dilime dolanan şarkıları paylaşmak istedim. Malum ki Bursa'ya geldiğim günden beri her gün bir yerlere gittiğim için günüm yolda geçiyor ve yoluma da en çok müzikler eşlik ediyor. Buyurun şarkılarımızı dinleyelim. :)

1. İmera - İmera Fera: İki ay önce ilk defa dinlediğim bu şarkıyı son günlerde durmadan dinliyorum ve kendimi onu söylerken buluyorum. :)


2. Jason Mraz - Life is Wonderful: Bu şarkıyı sizinle daha önce de paylaşmış olma ihtimalim çok yüksek, çünkü bende yeri inanılmaz ayrı olan bir şarkı. Asla bıkmadan her zaman dinlediğim nadir şarkılardan. 'It takes some work to make it work...!'

3. Model - Dünya Tek Biz İkimiz: Bu da hayatımın en önemli şarkılarından biri oldu, öyle de kalacak. Çünkü her dinlediğimde manevi kardeşim geliyor aklıma. Not: Çok özlediiim!


4. Marian Hill - Down: Çok çok garip bir şekilde bu şarkıya bayılıyorum diyebilirim. Tınısı mıdır nedir çok ilgimi çekiyor.

5. Little Mix - Little Me: Bu şarkı bana güç veren şarkıların başında geliyor. İnanılmaz motive ediyor beni. Belki de sırf bu yüzden bu aralar çok dinliyorum. Çünkü yabancı bir şehir, yeni bir hayat, yeni bir başlangıç. Motivasyona ve güce ihtiyacım var!



Evet benden bu kadar. Şarkı önerilerinizi de bekliyorum. :) Görüşmek üzere...

8 Eylül 2017 Cuma

Yeni Bir Başlangıç | Benim Yazılarım

Her son yeni bir başlangıçtır...

Merhabalar herkese. Evet muhtemelen yine nerelerdeyim diye soruyor olabilirsiniz. Çünkü doğru düzgün bir gelemedim buralara. İki gün önce itibariyle artık Bursa'da yaşamaya başladım. Burada bir yaşantı, bir hayat kuruyorum artık. Tamamen yabancı bir şehirde, tamamen yeni bir başlangıç yapıyorum.
Bursa'ya yerleşmemin nedeni daha önce de söylediğim gibi Uludağ Üniversitesinde yüksek lisans yapacak olmam. İki yıl sonunda tekrar Adanaya dönmeyi de çok düşünmüyorum açıkçası. :)

Şimdi yine daha önce sizlerle yaz paylaştığım Görükle Starbucks'tan yazıyorum. Artık fırsat buldukça buradayım. Çünkü evimin karşısında burası. :)

Şimdilik Bursaya alışmaya çalışıyorum. Bu kısa da olsa biraz zaman alacak gibi duruyor.
Bu arada buranın insanları Adanadakilerden sonra çok beyaz ve renkli gözlüler. :) Ben renkli gözlü olmasam bile beyazlığımdan yana kendimi adapte edebiliyorum. :D

Umarım her şey yoluna girdikten sonra daha düzenli bir şekilde görüşürüz.
Kendinize iyi bakın, özlüyorum hepinizi...

1 Eylül 2017 Cuma

Sinestezya *Jeffrey Moore | Kitap

'Hangisinin önce olduğunu söylemek güç. İnsan bir şeyleri unutamadığı, akıl süzgecinden doğru geçiremediği ve hazmedemediği için mi depresyona girer, yoksa depresyonda olduğu için mi doğru süzemez ve hazmedemez?' -Sinestezya

Merhabalar, herkese iyi bayramlar efendim. :)

Kapağının desenlerine vurulup, ismi ile ilgimi çeken bir kitaptan bahsedeceğim bugün sizlere. Jeffrey Moore tarafından yazılar 'Sinestezya' isimli eser.
Jeffrey Moore; Adam Fawer'dan sonra gelen henüz keşfedilmemiş bir yazar, olarak geçiyor bazı yerlerde. Açıkçası Adam Fawer kitaplarından hiç okumadım, ama 'Empati'yi en kısa zamanda okumayı planlıyorum. Neden mi? Çünkü Sinestezya ile benzerlikleri çokmuş.

Sinestezya adından da anlayacağınız üzere Sinestezi ile ilgili bir kitap. Sinestezi ne diye soranlarınız var gibi. Hemen söyleyeyim; algılamada duyguların birleşmesi olarak tanımlanıyor. Evet çok anlaşılır bir tanım değil, zaten normal bir insan beyninin sinesteziyi anlaması da zor. Şöyle anlatayım; sizler buraya yazdığım 5 rakamını, 5 olarak görürken, sinestezikler 5 rakamının bir rengi olduğunu söyleyebilirler. Ya da her günün ayrı bir rengi, sesi ya da tadı olabilir. Siz sokakta birinin size seslendiğini duyduğunuzda sadece size seslenme sesini duyarsınız, ama sinestezikler onu herhangi başka bir şeye benzetebilirler. Evet gerçekten anlaması ve anlatması zor bir durum. Kimisine göre bir hastalık, kimisine göre ise bir mucize Sinestezi.
Daha önce birkaç yerde sinesteziye dair bir şeyler okumuştum. İlgimi de hayli çekmişti. Bu kitabın da Sinestezi ile alakalı olduğunu anlayınca hemen aldım.
Konusunu karakterlerle birlikte kısaca anlatayım :
Noel baş sinesteziğimiz. Sinestezi kendisinde inanılmaz bir hafıza gücü yaratmış. Noel'in annesi Stella ise Alzheimer, yani Noel'e göre tamamen ters bir hafızaya sahip.
Norval, hedonist bir yazar. Noel'in yakın arkadaşı. Garip bir hedefi var.
JJ, çocukluk anılarına hapsolmuş ve alternatif tıp (!) ile gayet içli dışlı birisi. O da Noel'in arkadaşı.
Ve Samira, geçmişini silmeye çalışan bir sinema oyuncusu. Norval ve JJ gibi o da Noel'in arkadaşı.
Hepsinin ortak yönü ise Dr. Emile Vorta'nın denekleri olmaları. Bir de asıl konu buadı geçen herkes Stella'nın Alzheimer'ına çare bulmaya çalışıyorlar.
Kitap bazı yerlerde sıkıcıydı, çünkü hep aynı şeyleri anlatıyor gibi geliyordu. Olay akışı zayıftı diyebilirim. Onun dışında Noel'in sinestezik algıları çok başarılı bir şekilde anlatılmış.
Az biraz müzik, fazlasıyla şiir bilgileri de içeren bir eser Sinesteyza.

Bu tarz durumları merakı olan, ya da böyle ilgi çekici konular okumak isteyen herkese tavsiye edebilirim.

NOT: Kitabın sonuna geldiğimde verdiğim tepki çok komikti. Söylesem spoiler olur. :D

Okuyanlarınız varsa düşüncelerini ve yorumlarınızı bekliyorum. Okumayanlardan da tabii. :)
Görüşmek üzere!!