27 Şubat 2017 Pazartesi

Bir Nebze Şiir *Özdemir Asaf Şiirleri

Anı bahçelerinde üşümek sıcaktı.
-Özdemir Asaf

Merhabalar herkese :)
Şiir okumayı, dinlemeyi çok severim. Kimi şiirler öyle derin hisler barındırıyor ki, tek bir dize bile bizi bir yerlerden bir yerele götürebiliyor. Bugün bu şiir sevgime istinaden bir şairimizi ve onun birbirinden güzel birkaç şiirini ağırlamak istedim burada.

Asıl adı Halit Özdemir Arun olan Ankaralı şairimiz Özdemir Asaf bugün ki konuğumuz. İlk yazısı Servet-i Fünun dönemindeki Uyanış dergisinde yayımlanmış. 1951 yılında ise Sanat Basımevini kurup, kitaplarını Yuvarlak Masa Yayınları adı altında yayımlamış.

Şiirlerinin yanı sıra ölümünden sonra yayımlanan öyküsü (Dün Yağmur Yağacak), deneme ve çeviri eserleri de bulunuyor Özdemir Asaf'ın.

Bugün sizlerle paylaşacağım şiirlerinin çoğunu Özdemir Asaf'ın YKY'de basılan Kendi Sesiden Şiirler kitabından aldım. Bu kitabı da bir doğum günümde çok sevdiğim bir ablam hediye etmişti. Ona buradan tekrar teşekkürlerimi iletiyorum. :)

Dün sabaha karşı kendimle konuştum. Ben hep kendime çıkan bir yokuştum. Yokuşun başında bir düşman vardı. Onu vurmaya gittim ve kendimle vuruştum.





Özdemir Asaf 'R' harflerini söyleyemiyormuş. Ben bunu ilk kendi sesinden bir şiirini dinlerken farketmiştim. Söyleyememesi şiire ayrıca güzel bir hava katmış bence. :) 
Özdemir Asaf'ın kendisinin seslendirdiği 'Kelimeler Kelimeler'... 
Yarıda kalmış aşklarının hesapları içinde
Denizlere açıldı içimizden biri
Niçin gittiğini söylemeden.
Doyulmamış arzularla doluydu yelkenleri.
Yıpranmış kelimelerin verdiği güvenden.
Bulacak sanıyordu yenilikleri.

Her an bir yeni su vardı,
Her yeni suda bir yeni an.
Deniz, dalgalarıyla gösteriyordu dışından
Yaşananla düşünülenler arasındaki farkı.
Bitmeyordu köpüklerle renkler
Bir başka damlada, bir başka ışıkta başlamadan.

Gözlerinin önünde bir oyun,ardında bir oyun.
Dışında ne varsa yeni, ne varsa gerçek.
Yeni manzaralarla gelen yeni duygular
Hani, eski keLimelerle olmasa
İnsanın ömrünce devam edecek.
Gözlerin önünde bir oyun, ardında bir oyun.

Anladı, ölmekle yaşamanın birleştiği noktada
Yeni rüzgârlarla esen yeni korkulara
Yeniliklerini bağışlamayan kelimelerin
Nasıl düşman sığınaklar halinde direndiğini.

Anladı, bütün olmuşlarla olanların
Ve bütün olacakların
O kelimelerin içinde
Kendisine varmadan eskidiğini
Özdemir Asaf

Bekle Dedi
Bekle dedi gitti
Ben beklemedim, o da gelmedi...
Ölüm gibi bir şey oldu
Ama kimse ölmedi...


Not: Duman grubunun solisti Kaan Tangöze'nin Bekle Dedi şarkısını da buraya bırakıyorum. Dinlersiniz. :)

23 Şubat 2017 Perşembe

📚🎶 Her Bir Telden 5 🎞☕

Gerçekleşmeyeceğini bildiğin bir hayali düşlemek ne acı.
-Kapıdaki Düşman

Merhabalar. Her Bir Telden  serimizin bu ay ki içeriği ile karşınızdayım.
Bu aralar çok fazla kitap okuyamıyorum. Sınavlarım yaklaştığı için çok fazla vakit bulamıyorum maalesef, ki bu da benim için inanılmaz üzücü bir durum.

Neyse ki dün sınıftan bir arkadaşımla birkaç saat boyunca oturduk ve inanılmaz güzel bir kitap sohbeti yaptık. Şu an okuyamamamın acısını, kitaplardan konuşarak çıkarttım desem yeridir. Buradan arkadaşıma teşekkürlerimi iletiyorum güzel kitap sohbeti için.

Lafı çok uzatmayayım. Hemen başlayalım.

Kitap: Anton Çehov - Vişne Bahçesi: Bu defa öyle beğendiğim bir kitabı değil de çok beğenemediğim bir kitabı yazmak istedim. Herkesin zevki farklı. Ben sevemedim diye hiç kimse sevmeyecek değil ya! :) Benim neden sevemediğimi de söyleyeyim; kitap tiyatro şeklinde. Bana takip etmesi çok zor geliyor bu tarz kitapları. İsimlere bakarken yoruluyorum, bakmayınca da çok şey kaçırıyorum gibi geliyor ve çok zorlanıyorum okumakta. Her neyse kısaca Vişne Bahçesi'nin konusundan bahsedeyim. 'Aristokrat bir aile var, bu aile tüm servetlerini tüketiyor ve ailenin çok fazla borcu var. Ellerinde kalan tek şey vişne bahçesi ile çevrili çiftlikleri ve burası da borçlar yüzünden satılmak üzere. Aile çalışmaya ve üretmeye de alışkın değil ve bu durum tüm yaşantılarını tehdit etmekte. Çehov bu eserinde ailenin değişim sürecini sorgularken, bir yandan da 19. yy'ın son dönemlerindeki Rus aristokrasisinin çözülüşünü ve çöküşünü de ele alıyor. 




Film: Kapıdaki Düşman: İkinci Dünya Savaşı dönemini anlatan birçok film izledim ve genelde hepsini sevmişimdir. Kimisinin yeri çok ayrı tabii! Bu filmi de tarihe ilk merak saldığım dönemlerde izlemiştim. Hala da çok ama çok beğenirim. Konusu:
Stalingrad, İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıcı dehşetiyle kuşatılmıştır. Savaşın acılarıyla yoğrulup ölmekte olan bir mezarlık haline gelen şehrin sokaklarında ölüm dolaşmaktadır. İki karşı safta olan iki keskin nişancı, savaşın ortasında kendi kişisel ego savaşlarına başlamanın eşiğindedirler. Rus keskin nişancı, savaştaki müthiş atılımları sayesinde artık kahraman olarak anılmaktadır. Stalingrad, kan içerisinde boğulurken karşı karşıya gelen iki amansız savaşçı, savaşa kendi açılarından bakmaya başlayacaklardır.*
*beyazperde.com'dan alıntıdır.



Müzik: Jason Mraz en sevdiğim, sesini en çok beğendiğim yabancı sanatçılardan biri. Şarkılarını çok beğeniyorum ve bu aralar dilimden düşürmediğim o güzel parçayı sizlerle de paylaşmak istedim.
Sözlerinin muhteşemliğini de ayrıca vurgulamak isterim. :)
Jason Mraz - Life is Wonderful



Dergi: Elimden geldiği kadar farklı dergiler alıp incelemeyi deniyorum. Sürekli takip ettiğim Masa ve Kafkaokur dışında arada bir farklı dergi alıyorum ve bu defa İzdiham Dergisini aldım. -Çünkü kapağını çok beğendim.:D Ama garip gelen bir şey dergi içerisindeki yazıların biraz iç karartıcı olmaları. :) Dergiyi beğendim, bazı yazılarına özellikle bayıldım. Hem güldüren, hem düşündüren yazıları var. Ama takip etmeye başlar mıyım? Henüz emin değilim!

Bu ay ki Her Bir Telden serimizin içeriği bu kadar arkadaşlar. Peki sizler bu kitabı ve dergiyi okudunuz mu? Yorumlarınızı bekliyorum. :)

22 Şubat 2017 Çarşamba

Gidenlerin Ardından | Anlatı

Gitmekle gitmiş olmazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır. 
Cemal Süreya


Yazayım diyorum günlerdir, ama ne yazayım! 

Zaman biz farkında olmadan akıp giderken, beraberinde bizden ve çevremizden de bir şeyleri götürüyor. Bazen sevdiklerimizi, bazen sevdiğimiz şeyleri, bazen göremediklerimizi ya da hiç tanımadığımız birilerini, en önemli hislerimizi... İlla ki bir şeyleri alıp götürüyor bizden.

Peki geliyor mu yerine yenisi? Gidenin eksikliğini tamamlayabiliyor mu gelen? 

Belki...
Bazen...
Ya da,
Hiçbir zaman...

Hayatımızdan her gelip geçenin ufak da olsa bir etkisi var bizim yaşamımıza, algımıza. Bazen bir kelime ekliyor dağarcığımıza, bazen bir düşünce yerleştiriveriyor dimağlarımıza. Ya da hiç hissetmediğimiz, bilmediğimiz bir hissi tattırıyor laf-söz dinlemeyen gönül dağlarımıza...

Sonra ne mi oluyor? Dağarcığımıza yerleşen o kelimeyi her duyuşumuzda, bir şeyleri her düşünmeye başladığımızda, zamanla azalır dediğimiz duygular, başlıyor gönül duvarlarımızı yıkmaya, kırıp dökmeye, paramparça etmeye... Yakıyor canımızı.

Peki, bu neyin acısı?

Yazarken düşünüyorum da nerelerden nerelere atlıyor düşüncelerim, neler aktarıyor kalemim?

James Blunt - Goodbye My Lover


19 Şubat 2017 Pazar

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu *Zweig | Kitap İnceleme

Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?
— Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu *Stefan Zweig

Merhaba arkadaşlar. Nasılsınız?
İki defadır Zweig kitapları hakkında yazıyorum ama bir süre sadece onları okuduğum için böyle bir denk gelme oldu doğal olarak. :)
Bugün ki konuğumuz evet yine Stefan Zweig'in 1920'li yılların başlarında kaleme aldığı ve benim çok beğendiğim eserlerinden biri olan Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu. Yazar yine kısacık bir kitaba, koca bir hayatı sığdırmış.


Kitap; hiçbir zaman sevdiği kişi tarafından tanınmamış olan gizemli bir kadının, çocukluğundan beri sevdiği R. ismindeki bir adama yazdığı mektup aslında. Gönderen'in adı olmayan ve tek taraflı bir aşkın hikayesi olan bir mektup...
Kadın mektubuna şu sözlerle başlıyor; 'Sana, beni hiç tanımamış olan sana.'
Bu hitap öyle çekti ki beni içine gerçekten neler olacağını okumak için sabırsızlandım. Zaten 68 sayfacık olan bu eseri elime alıp merakımla birlikte okumam çok kısa bir vaktimi aldı.
Kitabı okurken, çocukluktan başlayan bir aşkın yetişkinlik evresini, ulaşılmazlığını, çaresizlikten direnişe geçmesini sorguluyor insan. Nasıl olur da böylesine sevilir diyor.
Gerçekten hiçbir zaman kadını tanı(ya)mayan R. için de birçok düşünce geçti aklımdan. Tekrar tekrar karşılaşsa bile tanımıyor kendisini delice seven o gizemli kadını...

Kitapta hiçbir yerde kadının adından bahsedilmiyor. Sadece R. ye olan aşkının başlangıcı, gelişimi, değişimi ve kadını bu mektubu yazmaya iten olayı okuyoruz. Sonunda öyle bir detay var ki arkadaşlar, beni sanırım en çok etkileyen yerlerin başında geliyordu. Ama maalesef bunu buraya yazmayacağım, spoiler falan olsun istemiyorum da. :)

Bir de buraya ufak bir not düşmek istiyorum. Aslında okumuş olanlara ufak bir soru sormak da diyebiliriz. (Henüz okumayanlar da okuyup cevap verebilirler, değil mi? :)
-Hiçbir zaman tanınmadan ve hiçbir karşılık beklemeden seven bir kadının aşkını, duygularını, bir adamın (Stefan Zweig) böylesine muhteşem bir şekilde anlatması sizce de çok güzel değil mi?

Evet arkadaşlar, Zweig'in kitapları kısa ama anlam yüklü olduğu için nasıl bir yorumlama yapmam gerektiği konusunda zorlandığımı itiraf etmeliyim. Tarzını, üslubunu çok beğendiğim bir yazar olduğunu da şuraya ekleyivereyim ve ben artık sözlerime son vereyim. :)

Bol okumalı güzel günler. :)


18 Şubat 2017 Cumartesi

Yakın Geçmiş | Değerlendirme

Üzerine ne kadar düşünürsek düşünelim niye o kadar ağladığımızı, niye o kadar güldüğümüzü, niye o kadar kızdığımızı ya da sevdiğimizi anlamadığımız zamanlara gömülmüş bir hayat durur geçmişimizde...
— Harita Metod Defteri
Merhabalar herkese. Bugün sizlerle yakın geçmişe doğru bir yolculuk yapalım istedim. Aslında bilenleriniz vardır, 2016'nın sonunda sizlere bir değerlendirme yazısı yazacağımı söylemiştim. Ama ne oldu? Tabii ki de yaz(a)madım. Biliyorsunuz ki Ocak ayım biraz yoğun geçmişti. E Şubatta tekrar blogumu düzene koyayım derken 2016 değerlendirme yazım arada kaynadı gitti. Hazır aklıma gelmişken, zararın neresinden dönersem kârdır, diyerek 2016ya dair değerlendirmemi yazayım dedim.
2016 benim için dönüm noktaları barındıran bir yıl oldu. Eğer daha da geçmişe dönersek bundan 4 yıl önce üniversiteye başladığımda çok sessiz -bir arkadaşımın deyimiyle 'yabani'-, ürkek -aslında korkak-, iletişim kurmayı sevmeyen -otobüste inecek var bile demeyip birinin söylemesini bekleyen- biri idim. Sonra bu 4 yıl içinde çok değiştim. Bu saydığım özelliklerimin tam terslerine sahip oldum. Hatta annem bana artık -atarlı kızım- demeye başladı. Çünkü ağzım laf yapmaya başladı. :D Neyse konudan sapmayayım; ne diyordum? Evet bu dört yıl beni değiştirdi, ama asıl değişimi 2016nın Mayıs ayından itibaren yaşadım. Sırası gelince bu noktaya değineceğim. ;)

2016'nın ilk ayları benim için biraz zor zamanlardı. 2015'in sonunda yaşadığım bazı kötü olaylar 2016nın ilk zamanlarında peşimi bırakmadı. Olumsuzluklara rağmen tabii ki kendimi toparlamayı seçtim. Önümde hedeflerim vardı ve onlara odaklandım. Hem gezdim hem ders çalıştım. 

2016 Mart ayında annemin acil olarak ameliyat olması gerekti ve ben bir hafta okula gitmeyip annemin ameliyatı için evime gittim. Çok zorlu zamanlar asıl o zamanlardı. Tüm evin yükü tek kız olarak bana kalmıştı. Haftanın 4 günü Mersin'de, 3 günü Adana'da idim. Bu birkaç ay böyle devam etti. Bu zor zamanlar biraz daha geçerken eski (!) arkadaş topluluğumla Gaziantep'e gezmeye gittim. Biraz kafa dağıtmak için. :) Güzel de oldu. O zamandan sonra her şey biraz daha yoluna girmişti.
Sonra Mayıs ayı geldi. 2016 Mayıs ayı hayatımın en saçma aylarından biri oldu. İki yıldır birlikte olduğum arkadaş grubumdan (ki o sıralarda dağılmış olan grubumdan) ben de ayrılmak zorunda kaldım. 
Sonra 27 Mayıs'ta ne yaptım? Tabii ki bu blogu açtım. İyi ki de açtım! (İlk yazım için buraya bir TIK :))
2016nın dönüm noktası bu aşamadan sonra başladı. İlk 5 ayımın kötü geçmesinin üzerine yaz tatilim muhteşem geçti. Tatilin ilk başlarında annemle birlikte Mersin'e geldik birkaç gün. Sonra Osmaniye'ye geçtik biraz. Oradan geldik bir hafta sonra benim asla ve asla unutamayacağım, 2016nın en güzel dönemi diyebileceğim Trabzon tatilime gittim. (Çakma tatil:D) Trabzon yazım için buraya bir TIK lütfen. :)
Trabzondan geldikten sonra 1 ay gireceğim bir sınava çalıştım, sınavdan çıktığım andan itibaren evimizi alt kata taşıdık, sonra okulum tekrar açıldı vee artık 4 ay önceki Nermin'den eser yoktu. Tamamen kendine öz güveni gelmiş, kendinden emin, ayaklarının üzerinde daha dik durabilen, hayatında kendisini üzen kişilere mümkün olduğunca yer vermemeye kararlı bir Nermin vardı artık.

2016nın son ayları yine yoğun bir şekilde geçmişti. Mümkün olduğunca bloguma vakit ayırdım. 3 ay çalıştığım için ilk bulduğum boş zamanlarımda sevdiğim insanlara vakit ayırdım. Oldukça verimli ve güzel günler geçirdim.
Kasım-Aralık döneminde eski olaylarımdan bazıları azıcık nüksetti diyebilirim, ama beni öyle çok etkilemedi ki bu da gerçekten Mayıs'tan sonra değiştiğimin kanıtı oldu. Bir de tam bu dönemde annemin hastalığı tekrarladı ve çok daha riskli bir ameliyata girmek zorunda kaldı. (Hep kötü şeyler üst üste gelir ya hani!). 2016'nın son günü, annem ameliyat oldu. Ama çok şükür 2017'ye iyi başladık. Hastanede de olsak annemin ameliyatı çok iyi geçmişti. :)

Genel olarak itiraf etmem gerekirse eski zamanlarımı özlüyorum, ama şimdiki hayatımdan çok daha memnunum. Gerçek Nermin'i buldum! Olmam gereken yerde, olmam gereken kişiyim. 2016'nın bana en büyük katkısı bu!
Umarım yazdıklarımı okurken sıkılmamışsınızdır. Çok yoğun dönemler yaşadığım için kısa kesmeye çalıştım, olayları uzatmadan anlatmak istedim. Sonuç olarak tekrar ediyorum 2016 başlangıcı kötü, ortası muhteşem, sonları orta hallice bir yıldı.
İnşallah önümüzdeki tüm yıllar, aylar, günler muhteşem geçer. :)

15 Şubat 2017 Çarşamba

Aklımda Deli Sorular | Mim 7

Hello everybody!
Merhaba arkadaşlar! (Bugün böyle bir giriş yapasım geldi, neden bilmiyorum. :D)

Bu aralar mim yazılarımız oldukça çoğaldı. Bakınız 7. Mim'imi yapacağım şu an. :) Bugün çok çok sevgili Elif'ciğimin Aklımda Deli Sorular mimi ile karşınızdayım. Kendisine buradan böyle güzel bir mime beni davet ettiği için kocaman kocaman sevgiler ve teşekkürler. :) Bir Küçük Elif Meselesi blogunun sahibesi Elif'ciğimin ilk başlattığı mim yazısına ulaşmak için buraya bir tık alalım lütfen. :)


Şimdi gelelim sorularımıza ve cevaplarımıza;

1-Almaktan asla vazgeçemeyeceğin bir şey var mı?
Elbette, olmaz mı! Defter, kitap ve tabii ki kahve. :) Kullanmasam bile defter aldığım çok oluyor. Çok beğeniyorum ne yapayım.

2-Büyük, kocaman bir acı hissettiniz mi?
Ya bu soruya herkes serçe parmağı sehpaya vurduğumuzdaki acıyı yazmış. Ben az biraz değişiklik yapacağım, çünkü ben serçe parmağımı sehpaya en fazla iki defa vurmuşumdur o da çok çok hafif bir şekilde. Ben en çok kafamı mutfak dolabı kapağına falan vururum. (Azıcık boyum uzun geliyor da!:D) Ama benim en çok kalbim acıdı...

3-Altın günlerine dair korkunç bir anın var mı?
Ay tabii ki de yoook! Çünkü benim annemin hiç altın günü olmadı, ben de hiç altın gününde bulunmadım. :D Maalesef bu sorunun cevabını azıcık es geçiyorum bu yüzden.

4-Özel bir yeteneğin olsa ne olmasını isterdin?
İlk aklıma gelen şey kırılan tüm kalpleri tamir edebilmek isterdim. Hiç kalpler kırılmasın istiyorum çünkü. Sonra bir de istediğim an, istediğim yerde olabilmeyi, yani ışınlanabilmeyi isterdim.

5-'Etraf ne der' diye düşünmeden hareket edebilir misin?
Sanırım buna cevabım hayır. Eskiden etrafın ne dediğini daha çok önemsiyordum bu bir gerçek, artık ailemin bildiği şeyler konusunda kimin ne diyeceği pek de umrumda değil. Ben ne yaptığımı, kim olduğumu biliyorsam, diğerlerinin ne düşündüğü önemli değil. Diyoruum, ama tabii ki yine de arada insanın aklına bu soru geliyor. Şu an çok çelişkili bir cevap oldu bu sanırım. :D Ama galiba ben zaten etrafın farklı düşüneceği şeyler yapmadığım için böyle saçmaladım. Neyse yeter bu sorunun cevabı fazla uzadı. Diğerine geçelim. :D

6-Hangi mevsimi seversin?
Bahar mevsimini, ilkbaharı da sonbaharı da seviyorum çünkü. İkisinin de kendine has güzelliği var. İlkbaharda açan çiçekler, sonbaharda dökülen yapraklar... İkisi de birbirinden güzeller. Ama beni asıl ilgilendiren şey, yani sevmemin en büyük nedeni havanın durumu. Her ikisinde de bulunduğum bölge dolayısıyla güneşli ama serin havalar oluyor genelde. Ben de hem güneşli hem serin havaları seviyorum. Ne yağmurlu, soğuk olsun, ne de sıcak olsun. En güzeli serin hava.

7-Blog yazmak sana ne kattı?
Ne katmadı ki!! Öncelikle bir sürü birbirinden değerli arkadaşlarım oldu. Hepsini de çok seviyorum. :)) Sonra bir şeyler başarabileceğimi gösterdi. Kendime güvenimi ve saygımı arttırdı. Başkalarına ulaşabilmenin güzelliğini hissettirdi. Ve daha bir sürü şey...

8-En sevdiğin dizi, film, animasyon ve kitap hangileri?
Böyle sorulunca hiç kesinlikle şu diyemiyorum ben. Belki birden çok olduğu içindir.
Dizi izlemiyorum, o yüzden en sevdiğim dizi sanırım yok. Ama Chuck'ı çok sevmiştim. Eski bir dizi.
Film: Sevdiğim bir çok film var ama buraya son zamanlardaki en sevdiğim film için Midnight in Paris diyebilirim. Birçok açıdan beğendiğim bir film çünkü. (İnceleme yazısını yazmıştım daha önce. Okumak isterseniz filmin adına bir tık. ;))
Animasyon: Wall-e: Bayılıyorum o animasyona. Çok anlamlı çünkü. (Herkes buraya anime yazdı. Ben anime sevmiyorum :( İzleyemiyorum. Sadece lisedeyken birkaç bölüm Fairy Tail izlemiştim.)
Kitap: H.N. ATSIZ - Ruh Adam. Okuduğum en ilginç kitapların başında geliyor ve gerçekten tekrar tekrar okuyabilirim.

9-Düşlediğin hayatı yaşayabildin mi?
Bazı noktalarda düşlediğimden de öte bir hayat yaşadığıma inanıyorum. Hayalini bile kuramadığım yerlere geldim. Ki bu inanılmaz güzel bir duygu.

10-Gece yarısı uyanıp sevdiğiniz birinin nefesini dinlediniz mi?
Hmmm, düşünüyoruuum. Hayır. :D


Evet mimimiz bu kadar arkadaşlar. Ben Elif'imin sorularını okurken de çok çok eğlenmiştim, kendi cevaplarımı yazarken de çok eğlendim. Tekrar teşekkür ediyorum arkadaşıma. Vee ben de
Berika'nın Günlüğü
Esra Bayındır - Masal Zehra
Bir Masal Gibi
Kağıttan Dünyam
Fatma Üzmez - Her Telden
Farklı Olmak İçin - Hayatın Akışı

arkadaşlarımı ve diğer yapmayan herkesi davet ediyorum. Cevaplarınızı en kısa zamanda bekliyorum. :)

13 Şubat 2017 Pazartesi

Reklamlardaki Gibi Olmayan Şeyler | Akım/Mim

Merhabalar herkese. Geçen hafta Bir Masal Gibi blogunun sahibesi sevgili Emine arkadaşımız bir akım başlattı ve beni de bu akıma davet etti. Kendisine buradan kocamaaan teşekkür ediyorum. :) Reklamlardaki gibi olmayan şeyleri paylaşalım demiş. İlk gördüğümde düşündüm neyi yazsam acaba diye. İşte belli başlı bazı şeyler geldi aklıma ama ben bu yazıyı yazana kadar zaten diğer arkadaşlarımız bazılarını yazmışlardı. :) Ben de haftasonu evde düşünüyordum kii o anda reklamlarda Biscolata Mood reklamı çıkıverdi.

Aman 'içi çikolata dolgulu bisküvi' diyor, öyle ballandıra ballandıra anlatıyor, reklamın sonunda öyle dolgulu bir halde gösteriyor ki, sanırsın gerçekten içi muhteşem dolu. Ama nerdee? Hayır bir de 'Fala inanma, Mood'suz kalma'lar falan! Fala inanmıyoruz okey ama Mood'a mı inanalım? Mesela ben bugün elimi attım pakete, dedim şansıma ne gelecek, balık geldi. Açıklaması da: Kocaman bir kısmetin var! Hı hı evet kesin kocaman bir kısmetim vardır zaten. :D
Neyse mevzu 'Neyse halin, çıksın Mood'un' olayı değil. Mevzu o iç dolgusunun olmaması. Zaten küçücükler, bi ısırıyorum minnacık bisküvinin 1/3inde sadece krema var! Hani reklamlardaki o muhteşem (!) krema dolgusu nerede? Soruyorum size ey yetkililer!

Evet Reklamlardaki Gibi Olmayan Şeyler akımına benim konuğum Biscolata Mood idi. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Haksız mıyım arkadaşlar? Benim yediklerimin hep kreması azıcıktı. Kanıtı da işte bu fotoğraf. :)

Bakınız içi gerçekten boş!

Ben bu akıma henüz bu akıma davet edilmemiş tüm arkadaşları davet ediyorum. :) Çünkü gerçekten reklamlardaki gibi olmayan bir sürü şey var!

12 Şubat 2017 Pazar

Troller | Film İncelemesi 🎦

Mutlu olduğun yeri bul!


Merhabalaaar!

Nasılsınız? Nasıl gidiyor hayat? Valla benim çok güzel, çok yorucu! Hiç olmadığım kadar memnunum hayatımdan sanki. :D

Gevezelik yapmayacağım. Geçenlerde (birkaç gün önce) okuldan çıkıp yurda geçtiğimde, felaket sıkılıp bir şeyler yapayım diye düşünürken bir anda aklıma film izlemek geldi. Sonra dedim ne izlesem? Tabii çok merak ettiğim bir animasyon vardı. (Animasyon izlemeyi çook seviyorum!) Troller. Açtım yurt şartlarında indirmeye çalıştım veee 2 saat sonra filmim inmişti. Bir de patlamış mısır aldım marketten oturdum Troller'i izledim. Bugün size Trollerden bahsedeceğim anlaşıldığı üzere...

Troller yönetmenliğini Mike Mitchell ve Walt Dohrn'un üstlendiği 2016 ABD yapımı bir fantastik animasyon filmi. Filmin konusu ise şöyle: Troll adında minnoş yaratıklar var ve bu yaratıklar kendilerine ait bir kasabada mutlu mesut bir hayat yaşamaktalar. Ancak bir de Bergen adındaki da koca koca yaratıklar da var ve bunlar kendilerini mutlu etmenin yolunun sadece Trolleri yemek olduğunu düşünen yaratıklar. Bir gün Troller Bergen'lerin onları tamamen yiyip, yok edileceklerini düşündükleri için kaçarlar. Bu minnoş Trollerin içinde öyle mutlu, öyle neşeli bir troll vardır kii, adı Puppy, bu arkadaş bir maceraya atılır. Kiminle? Tabii ki Trollerin en mutsuzu, en karamsarı Çalı (Branch) ile! Evet filmimiz Puppy ve Çalı'nın ve beraberinde tüm Trollerin macerasını anlatıyor.

Eğlenceli bir filmdi ama ben çok çok beğenmedim. Ya o gün çok sıkıldığım için daha eğlenceli bir şey bekledim, ya da benim bu animasyona karşı beklentim çok yüksekti, bilemiyorum neden beğenmediğimi, ama ben sıkıldım bazı yerlerinde. Verilmek istenen mesaj en baştan belli iken, sanırım sonuna kadar uzatılmış olması, bir merak unsurunun bulunmaması (bu tamamen bana göre, size göre böyle olmayabilir) beni biraz sıktı. Ama genel olarak eğlendim, güldüm. Özellikle bir sahne vardı ki resmen kahkaha attım. Bunu sizinle de paylaşmak istiyorum.

Bu sahneye bu kadar gülmemin nedeni; o an kendimi tam olarak buradaki adam gibi hissettiğim içindi. Yani sıkıntıdan, mutsuzluktan kendi mezarımı kazıp üzerime resmen toprak atacak gibiydim. :D

Ayrıca Trollerin o saçlarını da çok çok beğendim. Çok havalılardı. :)

Evet arkadaşlar, izlemeyenlere tavsiye ederim. Bakmayın benim çok beğenmediğime, o benim modumdan kaynaklı. :D Siz yine de izleyin!
Görüşmek üzere!

9 Şubat 2017 Perşembe

Hayaller Hayaller! | Mim 6


Her hayal zamanı geldiğinde gerçekleşir.

Merhaba arkadaşlar. Bu aralar yine bir sürü mim yazısı birikiyor. Hepsi birbirinden güzeller ve ben bir an önce hepsini yapmak istiyorum. :)
Bugün sevgili efsanevifilmizle isimli blogun sahibi Ömer arkadaşımızın beni de mimlemiş olduğu Hayaller üzerine olan mimi yapacağım. Çünkü hayal etmek benim en sevdiğim şeylerden biri. En önemlisi ben her hayalin zamanı geldiğinde gerçekleştiğine inanıyorum. Bu arada Ömer arkadaşımızın cevaplarını okumak için buraya tıklayınız. :)



1. Hayal kurmaktan hoşlandığınız yer ya da zaman dilimi var mı?
Sanırım belirli bir yer yok. Her yerde hayal kurabilirim. Denize karşı oturup hayal kurmayı severim, derslerde hayal kurarım, bir de uyumadan önce. :) Kurduğum hayalleri bazen rüya bile sanabiliyorum. :)

2. En çok neyin hayalini kurarsınız?
Çok güzel bir soru. Şu sıralar en çok; istediğim ve mutlu olabileceğim bir yerde, eğitim hayatıma devam etmenin ve çok başarılı, kültürlü bir akademisyen olmanın hayalini kuruyorum. Hı bir de sevdiğim insanlarla çok güzel zamanlar geçirmenin hayali hep aklımdadır... Bir de fotoğraf makinesi almanın. :D

3. Şimdiye kadar çok hayalinizi gerçekleştirdiniz mi?
Evet. Hayal ettiklerimin çoğunu yaşadım. Ama zaten ütopik hayaller kuran bir insan değilim. Elbette öyle hayallerim de var ama onları gerçekleştirebilme ümidiyle kurmuyorum, zevk olsun diye. Onun dışında gerçekleşebilecek hayallerim zamanı geldikçe gerçekleşti. :) Şanslı olduğumu düşünüyorum bu konuda.

4. Henüz gerçekleşmemiş ama ileride gerçekleşecek dediğiniz bir hayaliniz var mı?
Geçmişten beri hayal ettiğim ama şu anda gerçekleşmemiş olan bir hayalim yok sanırım. Varsa da şu an aklıma gelmiyor. Ama bir süredir kurduğum hayal az önce de söylediğim gibi başarılı bir akademisyen olmak. Ve ben bunun gerçekleşeceğine inanıyorum. Sadece başarılı bir akademisyenlik demeyeyim, bir de başarılı bir blogger olacağımı da düşünüyorum. :))

Umarım hepimizin hayalleri gerçekleşir. :)

Bu arada sanırım bu mim çok daha önceden yapılmış ve çoğu blogger arkadaşımız yapmış bunu. Ben de henüz yapmadığını düşündüğüm (ki eğer yaptıysanız bir daha yaparsınız ya nolcak sanki :D);

Bir Küçük Elif Meselesi
Kağıt Salıncak
Yalnız Ama Özgür
Aslıhan'ın Dünyası 
Berika'nın Günlüğü

arkadaşlarımı ve eğer henüz yapmayan varsa onları da mimliyorum. :)


7 Şubat 2017 Salı

İçi Dolmayacak Bir Boşluk | Anlatı

İnsan bazen ne olursa olsun özler çünkü özlemek insani bir ihtiyaçtır.Özlediğin kişi özlemeyi hak etmiyor olabilir.Zaten kimse hak edenleri özlemez.
— Korkma Kalbim

İnsan neden özler? Çok sevdiği için mi? Çok üzüldüğü için mi? Çok değer verdiği için mi? 
Neden?
Peki, özlem nedir? Ne demektir özlemek? 'Sevdiği bir şeyi ya da kimseyi bir daha görmek isteğini duymak, ona kavuşmak istemek, onu göreceği gelmek' demekmiş. Öyle yazıyor google açıklamasında.


Özlemek sadece görmek istemek mi peki? İnsan bir sesi özleyemez mi? Sadece o sesi yeniden duymak isteyemez mi?
Birinin kokusu özlenmez mi mesela? O kokuyu yeniden içine çekmek isteyemez mi bir insan? Bu da özlemek değil midir? Özlemek demek sadece görme isteği duymak demek midir?

Ne de çok soru soruyorum bugün böyle! Ama özleyince soruyor insan... 
Bir daha geri gelmeyecek bir anın özlemini duyuyorum şu anda mesela. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığım yıllar var arkamda... Bir de o yıllarda bıraktığım, o zamanlarda kalan güzel anılar... 
Özlüyor be insan! Ne olursa olsun özlüyor. Bazen sesi, bazen kokuyu, bazen tek bir kelimeyi, bazen de bir anı... Yani sadece sevdiği kişiyi özlemez insan. Sadece sevdiklerimizden oluşmuyor ki yaşam! 

Sahi sevmediğiniz birini özlemez misiniz siz hiç? Yani en azından 'sevmiyorum ama şöyle zamanlarımız da olmuştu be!' demez misiniz? Bence söyler bunu insan. Çünkü özlenmeyen hiçbir şey yoktur bence bu dünyada!
Tamam tamam çok sordum. Ama bu son! Peki 'Ya amaan eskilere dönülmez biliyorum işte, öyle özlüyorum sadece!' demek, ne demek? 
Her neyse! Bence özlemek, içi dolmayacak bir boşluk demek...

REDD - Hala Seni Çok Özlüyorum

5 Şubat 2017 Pazar

Objektifime Yansıyanlar | Fotoğraf

"Bende bir fotoğrafın var," dedim. Parmağımla başımı işaret ettim. "Burada. Silme tuşu da yok."
— Bay Hiç Kimse

Merhabalar herkese! Bir durum güncellemesi yapayım önce. Artık Mersindeyim. Tabii yine Adana'ya gidip gelmeye devam edeceğim ama sonuçta Mersindeyim. :) Yoğun bir dönem beni bekliyor. Son dönemim. İnşallah birkaç ay sonra mezun olmuş olacağım. 
Uzun bir süredir elime fotoğraf makinesi alıp fotoğraf çekme özlemi duyuyorum. Beni instagramdan takip edenler bunu geçenlerdeki bir paylaşımımdan anlamış olabilirler. :) Ben de bu özlemi en azından birkaç fotoğraf paylaşarak gidereyim dedim o yüzden bugün sizlerle fotoğraf arşivimden bazı fotoğrafları paylaşacağım. Fotoğraflara dair yorumlarınızı da mutlaka bekliyorum. :) 
Not: En sevdiğim fotoğraflarımı paylaştığım adrese gitmek için buraya tıklamanız yeterli. :)








3 Şubat 2017 Cuma

Hakkımda 10 Gerçek | Mim 5

Merhabalaar! Üzerinden biraz zaman geçti ama sevgili Yalnız Ama Özgür arkadaşımız 'Hakkımda 10 Gerçek' isimli bir mim başlatmıştı. Sonra gördüm ki bayağı bir kişi bu mimi yaptı. E bari ben de yapayım dedim. Daha önce Beni Tanıyın isimli yazımda hakkımda bazı şeyleri yazmıştım. Bugün de sizlere hakkımda 10 gerçeği yazacağım.

1. Mükemmelliyetçiyim. Hiç haz etmiyorum aslında bu huyumdan. Ufacık şeylere takılıp kendi kendimi rahatsız ediyorum. Mesela bugün gözlükçüye üç defa gittim. Neden? Çünkü çok ufak bi hata yapmışlardı camımda. Belki benden başka kimseyi rahatsız etmezdi o minnacık kusur ama duramadım. :D O gözlük kusursuz olmalı benim için. :)

2. Detaycıyım. Aslında bu da mükemmelliyetçiliğime dahil bir şey ama ayrı bir şekilde yazmak istedim. Çünkü kapsamı geniş bir takıntı benimki. Ufak detaylara bile takılıyorum ve bu detayların aklımda kalma olasılığı çok yüksek. Mesela biriyle gidip oturduğum yeri, saati, kıyafeti falan unutmuyorum. Kimsenin dikkat etmediği ufak bir detay direk gözüme çarpabiliyor.

Özellikle detaycı ve mükemmelliyetçi olmamdan dolayı anormal olduğumu düşünüyorum. Bana bazen 'Deli misin sen ya?' diye soruyorlar, ben de 'evet' diyorum. Anormalim arkadaşlar. Ben kendimi öyle görüyorum. :)

3. Birinin söylediği bir şeyin altında başka bir şey arayabiliyorum. Bunu her zaman ve herkese karşı düşünmüyorum ama bazen biri bana bir şey söylediğinde, 'acaba aslında şunu mu demek istedi, acaba bunu diyerek böyle mi düşündüğünü belli etmeye çalıştı?' tarzında salak salak sorular sorarım kendime. Sonra da kafamda senaryo yazar üzülürüm. (Gerçek olmadığını bildiğim halde yaparım arada böyle salaklıklar. :D)

4. Çoğu zaman birilerini rahatsız ediyorum düşüncesi olur. Buna bazen en yakınım Büşra da dahil, sanki ben onlarla konuşurken onları rahatsız ediyormuşum gibi gelir. Aslında biliyorum, ki herkes söylüyor rahatsız etmiyorsun diye, ama yine de ay rahatsız mı ediyorum acaba diye düşünüp duruyorum.

5. Volume (ses) ayarlarken (bilgisayarda, telefonda ya da arabada), eğer sayıya göre bi seviye belirleniyorsa, o seviyeyi asla orta sayılarda bırakamam. Mesela, müzik dinliyorum. Sesi açmak istedim. O ses 43 ya da 44 gibi bir şeyde kalamaz. 45te olmalı. Kısacaksam eğer 40'da olmalı. Asla o sayının 2'li, 3'lü, 7'li falan olmasına tahammül edemem. :)

6. Tanıdıklarımla aşırı konuşuyorum. Çok gevezeyim. Ama dışarda, okulda aşırı sessizim. Sınıf arkadaşlarım ders ortamında sesimi çok duymazlar. Kalabalık ortamlarda sesim içime kaçıyor. :D Ama dediğim gibi evdeyken, samimi arkadaşlarımlayken, sevdiğim akrabalarımlayken susmuyorum. Sonra da 'ben yine çok konuştum di mi yaa?' diyorum. :D

7. Aklıma bir soru ya da bir şey geldiğinde, ona, o an bakmazsam rahat edemiyorum. İlla hemen araştıracağım. İçim içimi yiyor uyuyamıyorum sonra gece. Öğrenmem gerekiyor ne olduğunu. Genel olarak her şeyi kafama takıyorum aslında ben. O yüzden de uyuyamadığım oluyor. İnsomnia var bende. :)

8. Anı biriktiriyorum. Aşırı derecede. Bunu daha önceki Beni Tanıyın yazımda da söylemiştim ama tekrar yazıyorum. Çünkü gerçekten her şeyi biriktiriyorum. Şeker, tuz, peçete, bilet, ip parçası falan. Ne ararsanız. Dolu dolu 3 kutum var. :)

9. Hobi malzemelerini, kurdelaları, defterleri falan çok seviyorum. Hollanda'dan aldığım, anneme zorla getirttiğim bir sürü kurdelam, washi tape'im, tüllerim falan var ama kullanmaya kıyamıyorum. Asıl gerçek bu arkadaşlar. Bir sürü alayım onlardan, doldurayım depomu ama hiç kullanmayayım. Kalsınlar bi köşede. Ben sıkıldıkça açıp bakayım onlara. Mutlu olayım. Hiç bitmesinler istiyorum. (Kendimi zorluyorum bazen kullanmaya ama valla çok zorlanıyorum yaa, kıyamıyorum cidden.)

10. Çok çabuk sıkılabiliyorum. Genel olarak her şeyden. Mesela bilgisayarımın, telefonumun ekranını çok sık değiştiririm. Renklerinden, temasından sıkılırım. Bir şeyi bir yere koyarım, kısa bir süre sonra onun orada durmasından rahatsız olur yerini değiştiririm. Öyle aşırı takıntı derecesinde olmasa bile bazen bende olan bir şeyin başkasında olmasını istemeyebiliyorum. Yani kullandığım şey bana özel olsun istiyorum. :) Ufacık bir değişiklikle başkasında görmek rahatsız etmez ama birebir aynısı bazen, ama bazen rahatsız edebiliyor. Bu huyumu ben de çok çözebilmiş değilim. :)

Bunları yazarken çok zorlandığımı itiraf etmeliyim. Neyi, nasıl yazayım bilemedim. Hala yapmayan varsa bu mimi yapsın bence. Çok zevkli. :)

1 Şubat 2017 Çarşamba

Satranç - Stefan Zweig | Kitap Yorumu


Bize hiçbir şey yapılmadı, yalnızca tam bir hiçliğin içine koyulduk, çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhunu hiçlik kadar baskı altına alamaz.
*Satranç - Stefan Zweig


Merhabalar herkese. Bugün Şubat ayının ilk günü, hep birlikte yeni aya merhaba diyoruz. :) 2017'ye girdik, Ocak bitti, ikinci aya geldiik! Amaaa ben hala 2016 değerlendirme yazımı yazamadım. (Fırsat bulamıyorum ki!) Vee yapmadığım, yapamadığım o kadar mim birikti ki arkadaşlar anlatamam. Şimdi bi size sorayım, sizce ilk fırsatta hangi mimi yapayım? Benden duymak istedikleriniz neler? Bana söylerseniz ona göre belirlerim sıralamamı, zira şu sıralar çok ara verdiğim için neyi, ne zaman yazayım karıştırıyorum!

Neyse bugün ki konuğumuz Blogger'ların çok sevdiği, sürekli bir kitabı hakkında yazısı yazılan  Stefan Zweig'in Satranç adlı eseri.
Hakkında çok yazı okuduğum Zweig eserlerinin başında geldiğini söylemeden edemeyeceğim, ki muhtemelen çoğunuz da okumuş olabilirsiniz. Yine de yazmak istedim, çünkü kitabın nasıl olduğundan çok, kitabın bende uyandırdığı hissi anlatmak istedim.

Satranç; Zweig'in 1942 yılında basılan bir romanı. Konusu; New York'tan Buenos Aires'e giden bir yolcu gemisi var ve bu gemide Mirko Czentovic adında bir satranç şampiyonu da yolculuk etmekte. Aynı zamanda Dr. B. isimli biri daha var ki kitap bu yolcunun satrancı nasıl öğrendiğini, öğrenirken neler yaşadığını ve satrancın onun hayatını nasıl etkilediğini, nerelerden nerelere getirdiğini anlatıyor. Bir de bu Mirko ile Dr. B.'nin karşılıklı satranç turnuvasını...

Çok kısa bir roman ve dili o kadar sade, anlaşılır ki elime aldığım gibi bitirdim. Kitabı okurken ilk anlarda sıkılacağımı sandım, ama sonra Dr. B. ile karşılaştığımda heyecanlandım, onun duygu değişimlerini içimde kendim yaşadım. Onunla birlikte gelgitlerim oldu, o heyecanlandığında ben heyecanlandım, o zorlandığında ben de zorlandım! Satranca dair neredeyse sıfır bilgisi olan 'ben'i bu kitap öyle bir satranç meraklısı yaptı ki! Bir de satranca dair bazı şeyler öğrendiğimi hissettim. Ne kadar çok akıl gerektiğini, zekayı güçlü kullanmak gerektiğini! Bir çok şeyi... Kitabı okuduktan sonra tesadüfen bir yerde bir satranç muhabbetine denk geldim ve tamamen bu Kitap üzerinden satranca dair yorumlar yapabildim. İnanır mısınız bu beni o kadar mutlu etti ki! 
Bir de gerçekten gerçek hayata dair yansımaların bulunduğu, daha doğrusu kitaptaki bazı şeylerin aslında gerçek hayatta birer karşılığı olduğunu bilmek, beni fazlasıyla düşündürmeye de itti.

İşte o çok duyduğumuz, okunması gereken bu başarılı Satranç kitabının bende uyandırdığı hisler, bana yaşattığı şeyler böyle. Bunu sizlerle de paylaşabilmek için yazdım bu yazımı da. Umarım beğenirsiniz. 
Okumayanlardan okumalarını isterim, ayrıca okuyanlardan da yorumları beklerim. :) Sizde de böyle şeyler yaşattı mı, bilmek isterim çünkü. :)
Görüşmek üzere!
Bol okumalı günler!..