31 Ağustos 2016 Çarşamba

Korkularının Üzerine Git!

Merhaba arkadaşlar. Bugün çok uzun tutmayacağım söyleyeceklerimi. Benim için önemli bir gündü bugün. Aslında bugünü önemli kılan her zaman isteyip, korkularım yüzünden başaramadığım bir şeyi başarmış olmam.
Çoçukluktan beri denizi çok sevmişimdir ve denizli bir şehirde okumama rağmen yüzmeyi hiç öğrenememiştim.

. Ailem öğretmeye çalışsa bile, suyun üzerinde durabileceğime inanmadığımdan, dursam bile yere basmak istediğimde doğrulamamaktan ve bu yüzden boğulmaktan hep korkmuştum. Ve bundan yaklaşık 5 yıl önce abimlerle denize gittiğimde bu korkularım ve paniğim yüzünden boğulma tehlikesi atlatmış, gözlerimi hastanede açmıştım. O günden sonra denizden çok daha korkar hale gelmiştim. Hatta yaklaşık bir yıl boyunca baraj gölü dahil suya bakamaz olmuştum, başım dönüyordu ve düşerim sanıyordum. O günden beri çok nadir denize girdim. Yüzmeyi öğrenemedim yine. Çok aşırı çabaladım da diyemem.
Arşivimden 
Ama bugün farklıydı...
Bugüne kadar denize girmenin ne kadar rahatlatıcı olduğuna ve denizden, yüzmekten korkmamam gerektiğine dair bir sürü şey dinledim, okudum.
Ve dün gece bu öğrendiğim her şeyi bir bir tekrar ettim içimden. 'Korkmuyorum, bu defa yüzeceğim!' diyerek uykuya daldım. Sabah denize gittim. Abimle birlikteydim yine. İlk suya girdiğimde ayakta durmaya bile zorlandım ama sonra kendi kendime söylediklerimi hatırladım ve derin nefes alarak suya en azından kafamı daldırdım. Sonra yavaş yavaş yapabileceğime inanarak, düşeceğim korkusunu yenmeye çalışarak, zor da olsa ayaklarımı kaldırdım ve suyun üzerinde durmayı başardım. İlk havada durduğum andaki mutluluğumu anlatamam. Tarifi yok. :)
İşte ben korkumun üzerine gittim ve bugün ilk defa suyun üzerinde durmayı başardım. Diyeceğim o ki, yapabileceğinize inanın, beyninizi olumlu yönde etkileyin ve korkunuzun üzerine gidin. İnandıktan sonra başaracaksınızdır. Ben o suyun üzerinde kendi kendime durmaya alıştıysam siz de korkunuz neyse onu aşabilirsiniz.
Sizin de böyle anılarınız, tecrübeleriniz varsa paylaşabilirsiniz. Yorumlarınızı bekliyorum. :)

instagram: nrmnpnr
snapchat: nrmnpnr
twitter: nrmnpnr

Not: Telefonu arabada bıraktığım için bugüne dair hiç fotoğraf yok. :)

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Schindler'in Listesi -Film İnceleme

Daha fazla insanı kurtarabilirdim. Bu araba. Satsam, Goeth bu arabayı alırdı. Arabayı neden satmadım ki? On kişi ederdi. On kişi. On kişi daha. Bu iğne, iki kişi. Bu altın. İki kişi. Buna karşılık bana iki kişi verirdi. En azından bir. Bana bir kişi verirdi, bir kişi daha. Bir insan daha. Bir insan, Stern. Bunun için… Daha fazlasını kurtarabilirdim. Kurtarmadım! Kurtarmadım!
-Oskar Schindler

Selam arkadaşlar. Bundan sonra daha düzenli bir bloga sahip olmak için çalışmalara başladım. :) Mesela artık pazartesi; film incelem günü, cuma ise kitap inceleme günü olacak inşallah. Halihazırda cuma günü sizlerle Albert Camus'dan Düşüş kitabının incelemesini paylaşmıştım. Bugün ise çok çok beğendiğim bir film olan Schindler'in Listesi (Schindler's List)'nden bahsedeceğim.

Thomas Keneally'nin aynı adlı romanından senaryolaştırılan bu film, Steven Speilberg tarafından 1993 yılında beyaz perdeye aktarılıyor. Filmin konusundan kısaca bahsedecek olursak, başkahraman olan Oskar Schindler'in II. Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından uygulanan Yahudi soykırımından binin üzerinde Polonya Yahudisini kurtarmasıdır. Film Akademi, Altın Küre, BAFTA ve Grammy ödüllerini kazanmış ve 'Tüm zamanların en iyi fimleri' konulu listelerde üst sıralarda yer almıştır.

Filmde geçen olaylardan çok filmdeki bazı sembollerden bahsetmek istiyorum. Film siyah-beyaz olarak çekilmiş. Spielberg 'Holocaust ışıksız bir hayattır. Bana göre hayatın sembolü renktir. İşte bu nedenle Holocaust ile ilgili bir film siyah beyaz olmalı.'(*)  diyerek filmin neden siyah-beyaz olduğunu açıklamıştır. 
Filmde renkli olan tek şey afişte de görünen kırmızı paltolu kız. Kız filmde iki yerde görülüyor, biri Krakow Gettosunun kapatılışı sahnesinde ve bir başka sahnede daha (bunu söylersem çok büyük spoiler olur, o yüzden söylemiyorum.). Spielberg bu sahneleree sadece kırmızı rengin görünmesinin nedenini, Birleşik Devletler'deki üst düzey devlet adamlarının Holocaust esnasında olanları bilip bunu durdurmak için hiç bir şey yapmamalarını belirtmeyi amaçladığını söylemiş. "Bu kırmızı ceket giymiş bir kız kadar barizdi, aşağı doğru yürüyor ama Alman demiryollarını bombalamak için hiç bir şey yapılmıyor. Avrupa Yahudilerinin yok edilmesini ... durdurmak için hiç bir şey yapılmıyor." dedi. "Bu, sahneyi renkli yaparak vermek istediğim mesajdı.(*)

Filmdeki bu kırmızı paltolu küçük kıza dair bir araştırma yapmıştım. Küçük kız, Oliwia Dąbrowska tarafından canlandırılmış filmde. Film çekimlerinde üç yaşında olan bu kızdan, Spielberg 18 yaşından önce filmi izlememesini istemiş. Ama kız 11 yaşlarındayken filmi izlemiş ve böyle bir filmde bulunduğundan dolayı ailesine çok kızmış. 18 yaşından sonra filmi tekrar izlediğinde oynadığı rolden gurur duymuş. 

Film hakkında daha söylenecek, konuşulacak çok şey var aslında. Ama öncelikle izlemeniz gerek. Tarih-Savaş-Dram türünde olan bu filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya'sının Yahudilere yaptıklarını konu edinen filmlerden bayağı bir izledim ve bu onların başlarında geliyor. İzleyenleriniz varsa da yorumlarınızı beklerim. 

(*)Wikipedia'dan alıntıdır.

26 Ağustos 2016 Cuma

İnsanın Varoluşuna Farklı Bir Bakış -Düşüş/Albert Camus

Yaşam benim için gittikçe zorlaşıyordu; beden keyifsiz oldumu, yürek de ölgünleşir… Bana öyle geliyordu ki, hiç öğrenmemiş olduğum, ama yine de çok iyi bildiğim bir şeyi, yani yaşamayı unutuyordum…
Albert Camus - Düşüş

Merhaba. Bugün çok farklı bir kitapla karşınızdayım. Nobel Edebiyat Ödüllü Albert Camus'nun Düşüş adlı eserinden bahsedeceğim. 
Orjinal adıyla La Chute Camus'nun 1956 yılında yayımlanan kitabıdır. Kitap; insanın varoluşuna dair farklı bir bakış açısıyla yazılmıştır. Bu eserin nasıl yazdıldığını anlayabilmemiz için Camus'nun savunduğu felsefi akımı (Varoluşçuluk) ve ortaya koyduğu Absürtlük kavramını araştırıp öğrenmemiz gerekiyor.
Ben bu kitabı bir derste sunumunu yapmak için okumuştum. Hangi kitabı okuyacağıma karar veremeyip, sırf Amsterdam'da geçtiği için Düşüş'ü seçmiştim. Seçtiğime pişman olmadım ama anlayıp, sindirebilmem için kitabı iki defa okumuştum. Felsefi akımlara ilginiz varsa ve bu tarz kitapları seviyorsanız Düşüş'ü de mutlaka seversiniz.
Kısaca kitabın konusundan da bahsedelim. Düşüş; Clemence adında bir avukatın Amsterdam'da bir barda kendi geçmişiyle hesaplaşmasıyla başlıyor. Sanki karşısında biri varmış gibi anlatıyor Clemence, ama kitabı okudukça gerçekten karşısında biri var mı yok mu anlayamıyorsunuz ve ikinci bir kişiye dair hiçbir bilgi verilmiyor. Yani kitap bir monolog aslında. Kitabın ana konusunu Clemence'in kendisiyle ve temsil ettiği modern insanla hesaplaşması. Camus Clemence'in ağzından toplumu eleştiriyor. 
Eser tamamen yargılamalardan oluşuyor diyebilirim. İnsanı, insanın varoluşunu, toplumdaki yerini ve toplumu eleştiren ve yargılayan bir bakış açısı var kitapta. 
Son olarak sunumunda da özellikle bahsettiğim ve kitapta en çok ilgimi çeken şeylerden birini paylaşacağım sizinle. Kitapta yüksek sınıflı bir Paris toplumundan olan Clemence'in, Amsterdam'ın karanlık ve kasvetli yeraltı dünyasına düşüşü anlatılmaktadır. Camus, Düşüş adlı bu eserinde Amsterdam'ı tek merkezli kanallarından dolayı Dante'nin Cehennem tasvirine benzetir. Cehennemin son halkasının, Amsterdam'ın merkezinde Red-Light District'te bir bar olan Mexico-City'ye tekabül ettiğini düşünür. Ki kendisi de her gece bu bara gitmektedir. Yani kendisini cehennemin merkezinde hissetmektedir.



22 Ağustos 2016 Pazartesi

Çalışan Eller -Konulu Fotoğraf Çalışmam

Eğer hikayeyi sözcüklerle anlatabilseydim, yanımda sürekli bir fotoğraf makinesi taşımaya ihtiyaç duymazdım.
-Lewis Hine


Merhaba arkadaşlar. Nasılsınız? Ben bugün fotoğraf arşivimi kurcalarken geçen yıl seçmeli dersim olan Temel Fotoğraf Eğitimi kapsamında hazırlamış olduğum konulu fotoğraf çalışmama rastladım. Hocamız bizlere herhangi bir konu seçip, o konu üzerinden on fotoğraflık bir çalışma hazırlamamızı istemişti. Ben de en çok ilgimi çeken konulardan biri olarak 'Çalışan Eller' konusunu seçmiştim. On tane fotoğraf çekip, bir fon müziğiyle birlikte kısa bir fotoğraf gösterisi hazırlamıştım. Aslında bu çalışmamı İngilizce yapmıştım ve çalışmamın orjinal adı 'Worker Hands' idi. Gösterimde fotoğrafladığım ellerin işçi elleri değil, çalışan eller olduğuna dair ufacık bir açıklama da yapmıştım. 

Şimdi konulu fotoğraf çalışmamı sizlerle de paylaşmak istiyorum. Her bir fotoğrafın sahibinin adı, mesleği ve yaşı fotoğrafların altında yazıyor olacak. Fotoğraflara dair yorumlarınızı beklerim. 

Not: İlk konulu fotoğraf çalışmamdı ve çekimleri Nokia Lumia 1020 telefon ile yaptım.
Gösteride kullandığım fon müziğinin linkini de buraya bırakıyorum. Dinlersiniz. :) 

Mehmet, 32, Tamirci
Abdullah, 27, Araba Tamircisi 
Adem, 54, Tamirci

Fehmi,  73, Boncuk İşçisi
Ferhat, 45, Tornacı 
Kadiriye, 50, En Hanımı

Mahmoud, 64, Bisiklet Tamircisi 

Mustafa, 37, Araba Bakım Çalışanı 
Oğuz, 18, Tornacı

Yasin, 24, Yazar

20 Ağustos 2016 Cumartesi

Sevginin Gücü ❤

Sadece sevgiyi tut içinde, diğerlerini bırak gitsin.Tayfun Topaloğlu


Selam. Bugün biraz içimden gelenleri yazmak istiyorum. Sevgiden bahsedelim diyorum.

Öncelikle söylemeliyim ki aşka inanmıyorum. Aşka değil, sevginin gücüne inanıyorum ben. Sevgiyle her şeyin yapılabileceğine inanıyorum. Aşk adı altındaki duygunun ne olduğunu bilmiyorum, ki öyle bir duygunun da olduğunu düşünmüyorum. Bence aşk değil o hissedilen... Sevmek... Çok sevmek...

Herkesin çok sevdiği biri, çok sevdiği bir şeyi ve çok sevdiği, kendini oraya ait hissettiği bir yeri vardır. Sevdiğin birinin sevgilin olması şart değil. Sevgili olmadan da çok sevebilirsin birini. Hatta bırak sevgili olmayı, neden sevdiğin biri diyince karşı cinsi düşünüyoruz ki? İnsan hemcinsinden birini çok sevemez mi? Mesela bir arkadaşını, dostunu, kardeşini çok sevebilirsin. Sevmek o kadar kapsamlı, o kadar geniş bir kelime ki, içine bir sürü şey sığdırabiliyorsun. Sonra, bir eşyanı da çok sevebilirsin. Mesela bir kitabını, kalemini ya da geçmişinden gelen bir oyuncağını... Çok sevebilirsin. Ve bir yere ait olma duygusu... Kendini iyi hissettiğin, orada bulunduğunda kafanı hiçbir şeye takmadığın bir yer mutlaka vardır.

Bir de derler ya aşk karın doyurmaz diye. Evet aşk karın doyurmaz ama sevgi doyurur. Sevdiğin bir işi yaparsın mesela, hem mutlu olursun hem de karnın doyar. Hem sevdiğin bir şeyi yapınca ruhun da dinlenir. Mesela ben fotoğraf çektiğim zamanlarda ruhum yenileniyormuş gibi hissediyorum. Öyle bir şey oluyor ki ne acıktığımı hissediyorum ne de beynimi yoran düşünceleri düşünüyorum. Tamamen zihnim o an o çok sevdiğim işle meşgul oluyor. Zaman da çok güzel geçiyor.

Evet bugün böyle içimden geldiği gibi düşünmeden yazdım. Aslında daha sevgi hakkında söyleyebileceğim, yazabileceğim o kadar çok şey var ki... ama şimdilik bu kadar. Tayfun Topaloğlu'nun da dediği gibi içimizde sadece sevgiyi tutalım. Diğer hiçbir şey önemli değil. Birini, bir şeyi, bir yeri, bir işi severek her şeyin üstesinden gelebiliriz. En azından ben böyle düşünüyorum.
Şu an olduğum yerden, yaptığım işten ve birlikte vakit geçirdiğim insanlardan memnunsam ve bunlarla mutluysam, en büyük sebebi bunları seviyor olmamdır.

Sizin de sevgi hakkındaki görüşlerinizi, düşüncelerinizi yorumlarda görmek isterim. Şimdilik sevgiyle kalın...





18 Ağustos 2016 Perşembe

Masa'dan Alıntılar 📖

Bir kedinin mırıltısıdır ancak var oluşumuz. Sevmeyen duymaz.

Nur Neşe Şahin - Biz'siz Onlar

Merhaba arkadaşlar. Bugün kısaca bir dergiden bahsedip, içindeki yazılarda okuduğum ve beğenip altını çizdiğim cümleleri sizlerle paylaşacağım.

Dergimizin adı 'Masa'. Kafkaokur gibi iyi ayda bir yayımlanan kültür, sanat ve edebiyat dergisi. Şu an ikinci sayısı piyasada. Evet çok yeni bir dergi. Ben D&R'da dergileri kurcalarken denk gelmiştim ilk sayısına ve alıp kısa bir araştırma yapmıştım. Derginin yazarları arasında Ayşe Kulin, Ataol Behramoğlu, Özdemir Nutku, Müjdat Gezen, Haydar Ergülen gibi usta isimler ve yeni genç kuşaktan yetenekli isimler bulunuyor. Ayrıca çok başarılı çizimleri de var.

Dergiden bazı alıntılar...


  • Önceleri şiire benzeyebilmiş her şey; mesela kuş cıvıltısı, deniz kenarı, vapur sesi, simit kokusu, süt kesiği, entari dokusu, cep saati, ellilerden kalma arabanın kaldırdığı toz, saklanmış bir mektup, dantelden kelebek, tokanın üçte birini kapladığı fotoğraf karesi ve sayamadığım daha nicesi artık yalnızca laf-ı güzaf. Doymak için yiyen, beğenilmek için giyen, kuralları koyanların sakallarına tutuna tutuna onlara benzemiş birçok adam ve kadın ve çocuk... Yani biz... Biz'siz Onlar/Nur Neşe Şahin
  • Her şey bir kenara, durup durup aşkı bulamayışımızdan şikayetçiyiz. Aşkın yoluna ayak basamayışımızda gizliydi sebebi, bilememişiz. Bir yere ait olmaktan korkmamızdandı ağaç altlarında öpüşemeyişimiz. Düğmeyi iliklemenin kaybettirdiği saniyenin hesabına sıkışıp kalmış, donan videoların öfkesinin düğüm olduğu boğazlarımızla biz... Biz'siz Onlar/Nur Neşe Şahin
  • Akıl geride, göz arkada, kulak ardından bağıracak bir seste durup bekliyor; bir yandan da düşlerimiz ağrıyor. Kırmızı Işıkta Altmış Saniye/Cemal Tuzak

  • ... susmak, konuşmamak da çözüm değil. Bir susmak nelere gebe oldu. Kırmızı Işıkta Altmış Saniye/Cemal Tuzak
  • Bilmediğim her şeyden ben sorumluyum. Bileceğim her şeyden de bir o kadar korku duyuyorum. Kırmızı Işıkta Altmış Saniye/Cemal Tuzak
  • Bilmediğin bir yerde, uçurumun eşiğinde altüst olmuş duygularınla, ayağa kalkmak istesen de, kırık iki bacak üzerinde değneksiz yürümeye benzer çabaların; tutuksundur ve çaresiz... Melankoli ve Şiir/Filiz Eğin Kolata
  • Çünkü insanlar "varlıklı" olmayı önemsiyordu, "var olmak" beş para etmiyordu. Taare Zameen Par/Yasa Baykoz
  • Mutluluk, kişiye özgü bir anlam ifade eder ve bu anlamı bulmak hayatın en değerli amacıdır. Taare Zameen Par/Yasa Baykoz
  • Kapılar kapanmıştı hınçla, sevmeyi öğretmemişti kimse, nefreti seçtim ben de. Çünkü kolaya kaçardım. Çünkü insan dediğin kaçardı kendinden. Askı/Rüya Bağ
  • Zaten başıma ne gelirse, yaşadığım güzel günlerin hatırına oluyordu. Nasıl bir hatırsa, çekilen acı, yaşanan güzel günlerin, bin katı fazlası oluyor ve yine "Ona değer" diyordum. Teslimiyet/Aysun Karadal
  • Değil mi ki aynı gökyüzü altında yaşayan çiçek, böcek, toz, hava birbirine kardeş, neden insanlar düşman olsun? Çanlar Kimin İçin Çalıyor/Diren Gümüş Karalı
  • Hayatları bir otobüs gibi bazen boş, bazen kalabalık, kapalı bir kutu gibidir bu insanların. Sabahları gözlerini ovuşturur, akşamlarıysa başlarını otobüs camlarına dayayarak karanlık içinde umutsuz düşlerin peşine düşerler. Hayalleriyle yaşantıları arasında uçurum vardır, bir kısmı uzak bir kır evinde yaşamanın, bazıları doğduğu köye geri dönmenin, bazıları hiç sahip olamayacakları saadetin hayalini kurar. Toplu Taşınanlar/Gökhan Ulubeli

14 Ağustos 2016 Pazar

Bi' Kahve? ☕

Bana göre dünyanın en güzel icatlarından bir tanesi taze kahve kokusudur.


-Hugh Jackman


Selam arkadaşlar. Gününüz aydın olsun. :) Bugün hep birlikte bir kahve molası verelim dedim. 'Çay mı kahve mi?' diye sorulduğunda 'KAHVE' diyen ben, uzun zamandır kahve hakkında yazı yazmayı istiyordum zaten. Sevgili dostum Büşra'nın da destekleriyle bugün sizlerle kahvenin kısaca bulunuş hikayesinden ve etkilerinden bahsedeceğim.

Evet sürekli içtiğimiz, kokusundan büyük bir haz duyduğumuz, içtiğimizde bizi kendimize getiren bu mucize içeceğin ne zaman ve nasıl bulunduğunu biliyor muyuz? Açıkçası ben 'Kafkaokur'un Mayıs-Haziran sayısında, Kaan Murat Yanık tarafından yazılan Kaffa//Kahvenin Bulunuş Öyküsü'nü okuduktan sonra gerçekten de böyle miymiş diyerekten bir araştırma yaptım. Evet kahvenin öyküsü bundan yıllar yıllar önce Arabistan'da Khaldi adında bir çobanın keçilerinin bazı yemişleri yedikten sonra canlanması ile başlar. Bu durum üzerine çoban Khaldi keçilerin yediği bu yemişleri kendisi de dener ve o da kendini canlanmış ve dinç hisseder. İlk zamanlarda kahve çekirdekleri çiğnenerek veya kırılarak, yağla karıştırarak yenilmiştir. 13. yy'da ise kahve çekirdekleri tesadüf eseri yanar ve böylece bildiğimiz kahve ortaya çıkar. 

Pekii nedir bu kahvenin etkileri? Kahve çekirdeklerin için antioksidan bulunduğu için bir çok faydası vardır. Kalp hastalıkları, kanser, diyabet gibi hastalıkları önlemeye yardımcı oluyor. Hastalıklara olan faydasını bir yana bırakalım, öğrenci milletine de faydası var bu içeceğin elbette. :)
  • Kahve içinde bulunan kafeinin alındıktan sonra uyanmayı harekete geçiren ve enerjinin serbest bırakılmasını sağlayan kortizol adlı bir hormonla etkileşime girmesinden dolayı en etkili olduğu saat 9.30-11.30 arasıdır. Bu kortizol denilen hormonun seviyesi uyandıktan hemen sonra yükselir ve en üst düzeye saat 8.00-9.00 civarında ulaşır. İşte tam da bu saatten sonra içtiğimiz kahve içindeki kafeinin kortizolü tetiklemesiyle bizim daha dinç olmamızı sağlıyor.
  • Beynimiz gün içerisinde adenozin maddesini salgılar ve sinir hücresindeki reseptörleri uyarır. Böylece beynimize yorgunluk hissi verir. Kafein ise adenozin maddesine direnir ve reseptörleri bloke eder. Böylece daha çok uyanık kalabiliriz. (Sınav dönemlerinde kahve içmenin faydasının bilimsel kanıtı :D)
  • Kahvenin uyarıcı bir etkisi vardır. Normalde kahveyi seyrek içenlerin geceleri uykusunu kaçırır. Ancak düzenli olarak kahve tüketenlerde adenozin reseptöründeki artış kahvenin uyanık tutma etkisinin zayıflamasına sebep olabilir.
İşte arkadaşlar kahve hakkında bilmemiz gereken bazı şeyler bunlardı. Kahve gerçekten diğer hiçbir içeceğe benzemeyen mucizevi bir içecek benim için. Bu arada en çok Türk Kahvesi, Filtre Kahve ve biraz da Mocha seviyorum. Peki sizler 'Çay mı Kahve mi?' sorusuna ne cevap verirsiniz? Yorumlarınızı bekliyorum. 
Görüşmek üzere...




12 Ağustos 2016 Cuma

Bir Klasik Olarak 'Gurur ve Önyargı'

"Onun gururunu ben de kolaylıkla hoş görebilirdim.. Benim gururuma dokunmamış olsaydı.." 
Jane Austen - Gurur ve Önyargı
Merhaba arkadaşlar. Evet biliyorum yine bir süredir yazamadım. Ufak bir operasyon geçirdim ve kafamı çok fazla eğemediğim için bilgisayar kullanamıyordum. Hazır kendimi toparlamışken hemen sizlerle yine bir kitap ve kitabın filminden bahsetmek istedim.
Bugün ki konuğumuz Jane Austen'dan Gurur ve Önyargı. Daha çok bilinen adıyla 'Aşk ve Gurur'. Kitabın orjinal adı 'Pride and Prejudice' olduğu için Aşk ve Gurur isimli kitabı almamaya kararlıydım. Gurur ve Önyargı olarak çok aradım ama çevremdeki hiçbir kitapçıda bulamamıştım. En son kitapyurdu.com'dan sipariş ettim ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarının Hamdi Koç çevirisiyle 'Gurur ve Önyargı'ya kavuştum. 
İtiraf etmeliyim ki klasik kitaplardan okumayı çok sevemedim ve başlayıp bitiremediğim birkaç kitap oldu. Ama Gurur ve Önyargı çok farklıydı. Başladım ve öyle bir heyecanla, öyle bir zevkle okudum ki... Bunda önce filmini izlemiş olmamın da bir etkisi vardı elbette. Zaten önce kitabını okuduğum bir şeyin sonradan filmini izlemem. Önce film sonra kitap. (Sonra yine film) :) 2005 yapımı, Joe Wright tarafından yönetilen, başrollerini Keira Knightley (Elizabeth) ve Matthew MacFadyen (Mr. Darcy) paylaştığı 'Aşk ve Gurur' isimli film. Dediğim gibi kitabı okumadan önce filmi izledim ve karakterleri bu defa kitapla özleştirerek okudum. Film; kitap kadar olayları yansıtmıyordu bence. Biraz yüzeysel kalmıştı. Ama kitaptaki her şeyi de filme aktarmak zor olurdu tabii ki.
Neyse kitaba geçeyim en iyisi. :) Gurur ve Önyargı Jane Austen'ın 21 yaşındayken yazdığı ve ilk olarak 1813 yılında yayımlanan romanı. Ana karakterlerimiz Elizabeth ve Mr. Darcy. Roman tamamen yazıldığı dönemi yansıtıyor. O dönemlerde sosyalleşme imkanı az. Aileler kızlarının iyi bir eş bulmasını istiyor ve bu yüzden soyluların da katıldığı balolara teşrif ediyorlar ve kızlarına orada kısmet bulmaya çalışıyorlar. Baş kahramanlarımız da böyle bir baloda tanışıyorlar. 
Kısaca karakterlerimizin özelliklerinden bahsedecek olursak da, Elizabeth yani Lizzy yaşadığı döneme göre serbest davranışları olan, nüktedan ve zeki bir kızdır. İyi niyetli ve içten biri olmasının yanı sıra çok da gururludur. 
Mr. Darcy ise insanları hor gören, kibirli, burnu havada ve elbette gururlu bir adamdır. Kendisi zengin ve soylu bir sınıftan olan Mr. Darcy, kendi sınıfından olmayan kişilerle arasına bir mesafe koyuyor ve biz bu sınıf farklarını kitabı okurken çok net seziyoruz.
İşte biri alt tabakadan, diğeri iste soylu sınıfından olan ancak ikisi de birbirinden gururlu olan Elizabeth ve Mr. Darcy'nin gururlarını ve önyargılarını bir tarafa bırakarak nasıl aşık olduklarının hikayesi 'Gurur ve Önyargı'...
Aslında daha hakkında yazabileceğim o kadar çok şey var ki... Ama zaten fazlasıyla uzun bir yazı oldu bu defa. Umarım sıkılmadan okursunuz. Romanı okumanızı şiddetle tavsiye ediyor, okuyanlarınızdan da yorum bekliyorum. Hakkında bıkmadan usanmadan konuşabileceğim nadir kitaplardan biri çünkü. ;)
Görüşmek üzere... 

7 Ağustos 2016 Pazar

Kırmızı Saçlı Kadın-Orhan Pamuk *İnceleme

Herkes gibi olmak için her şeyi unutup hiçbir şey olmamış gibi yapmalıydım.
Orhan Pamuk - Kırmızı Saçlı Kadın

Merhaba arkadaşlar. Bugün bir inceleme yazısı paylaşmak istedim.
İtiraf etmeliyim ki daha önce Orhan Pamuk okumadım ve okumayı da hiç düşünmemiştim. Hatta çok değerli bir hocamdan hediye olarak gelmeseydi yine de okumazdım. Orhan Pamuk'a karşı eskiden gelen bir ön yargım var. Bunu aşmam da pek mümkün görünmüyor. 
Neyse kitaba geçelim. Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk'un Şubat 2016'da çıkan kitabı Kırmızı Saçlı Kadın, çok sevdiğim bir hocam tarafından hediye edildi ve ben de okudum. Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde ana karakter olan Cem'in İstanbul Öngören'de 16-17 yaşları dönemlerinde yaşadıkları anlatılıyor. Babasının onları terk edişi, Cem'in kuyucu çırağı oluşu ve Kırmızı Saçlı Kadın'a aşık oluşu... İlk bölümde neler olacak, neler yaşanacak diyerekten bir heyecanla okumaya devam ettim kitabı. İkinci bölümde ise Cem'in üniversiteden mezun oluşu, başarılı bir iş adamı oluşu ve daha önceden yaşadığı bir ilişkinin karşısına çıkardığı sonuçlar anlatılıyor. Çok detaylı bir bilgi vermek istemiyorum ki kitabı okuyup siz öğrenesiniz. Üçüncü bölümde ise olaylar Kırmızı Saçlı Kadın tarafından aktarılıyor.
Dediğim gibi daha önce Orhan Pamuk okumadığım için diğer kitaplarıyla karşılaştıramam ama sadece Kırmızı Saçlı Kadın hakkındaki görüşümü söyleyecek olursam, beklediğim gibi değildi. Kitapta Doğu ve Batı'da geçen iki baba-oğul efsanesinden söz ediliyor ama yazar okuyucuya bunları inandırmak için sanki hiç çabalamıyor gibi geldi bana. Olaylar da bir Yeşilçam filmi gibi olmuş sanki. Ayrıca kitabın son kısmının diğer iki kısım gibi anlatılması, yani anlatım tarzının aynı olması hoş olmamış. Sonuçta ilk iki bölüm aynı kişi tarafından, son bölüm de Kırmızı Saçlı Kadın tarafından anlatılıyor. Anlatım tarzının, üslubun farklı olması gerekirdi. 
Sonuç olarak "Kırmızı Saçlı Kadın"ı beğenmedim diyemem ama çok da beğendiğimi söyleyemem. Normalde okumaktan zevk aldığım romanlardan farklı bir tarzda. Yine de siz okuyun. Okuyanlarınızdan da yorum bekliyorum. 
Görüşmek üzere. :)

4 Ağustos 2016 Perşembe

Rüya Gibi Bir Hafta -Trabzon

Bir hafta aradan sonra hepinize merhaba.
Yayın başlığıma rüya gibi bir hafta diyerek başladım, çünkü gerçekten rüya gibi bir hafta geçirdim. Hiç uyanmak istemediğim, içinde çok mutlu olduğum bir rüyaydı bu.

Arsin -Trabzon
Biliyorsunuz ki çok sevdiğim bir dostumun, kardeşimin nişanı için gittim Trabzon'a. Onun nişan albümü için fotoğraflarını çektim, tabii kendime orada da asistan buldum. :) Çekimler çok eğlenceli geçti. Daha sonra nişan merasimi oldu ve artık gezmelere, yemelere, içmelere başladık.

Kuymak
İlk defa "Kara lahana dolması, turşu kavurması" yedim ve baklavanın yanında ayran içtim. (Baklava yanında ayranı çok sevdim diyemem :D) Neler yaptığımın hepsini anlatacak olsam bir sürü şey yazıp sizi sıkabileceğim için kısa kesiyorum ve Trabzon'da geçen bu bir haftadan birkaç fotoğraf paylaşmak istiyorum.

Bu Trabzon tatilinin tek kötü tarafı Sümela'ya gidememiş olmam. Onun da nedeni Sümela şu an kapalıymış. Artık başka zamana... :)













Uzungöl Şelalesi
Trabzon Müzesi



Uzungöl
Uzungöl
Ayasofya Camii




Kanuni Evi


Ayasofya Camii

Ve Trabzon'dan hatıralar. (Elbette Trabzonsporluyum)