28 Haziran 2016 Salı

"Küçük Prens" Üzerine

Birinin sizi evcilleştirmesini kabul etmişseniz; biraz olsun gözyaşı dökmeyi de göze alacaktınız...
Antoine de Saint-Exupery - Küçük Prens

Merhabalar hepinize. Ne güzel bir söz değil mi? Ne kadar da doğru! Birinin bizi evcilleştirmesini kabul etmişsek, gözyaşı dökmeyi de göze almalıyız. 
Evet anladığınız üzere bugün "Küçük Prens"ten bahsedeceğim. Antoine de Saint-Exupery'nin 1943 yılında New York'ta bir otel odasında tamamladığı bir kitap Küçük Prens. Saint Exupery kitabı ilk yazdığında yaklaşık 1000 sayfalık bir esermiş ama kendisinden kitabı kısaltması istenilmiş ve şu an ki sayfa sayısına ulaşmış eserimiz. Kitapta bulunan çizimler de yazarın kendine ait sulu boya çizimleridir ve Türkçe'ye birçok çevirmen tarafından çevrilmiştir. Ben hem Can Yayınları Cemal Süraya-Tomris Uyar çevirisini hem de Yakamoz Yayınları Tayfun Törüner çevirisini okudum. Elbette ki 'Cennetlik Çevirmen Tomris Uyar'ın çevirisini daha çok beğendim. 
Küçük Prens kesinlikle bir çocuk kitabı değil. Ben öyle düşünüyorum. Her yaştan, kesimden, kısaca herkesin okuyabileceği, hatta okuması gerektiği bir kitap. Yazar nasıl iyi bir yetişkin olunacağını gösteriyor kitapta. 
Biraz da içeriğinden bahsedecek olursak, çöle düşen bir pilotun, kendi astroidi B-612den ayrılan kahramanımız Küçük Prens'le karşılaşmasıyla başlıyor kitap. Yol boyunca farklı gezegenlere seyahat ediyor ve farklı insanlarla, varlıklarla karşılaşıyor kahramanımız. Farklı fizik kurallarıyla işleyen bir evrenin büyülü dünyasına kurgusunu hissettirmeden sizi içine çekiyor. 
Bu kitap ve yazar Saint-Exupery hakkında anlatılacak aslında çok fazla şey var. Ufak bir araştırma ile bir sürü şey öğreniyorsunuz Küçük Prens'e dair. Ama şimdilik bu kadar yazayım ben. Merak ettiğiniz bir şey olursa yorum bırakabilirsiniz. Okuduysanız da yorumlarınızı beklerim. :)
Ayrıca Küçük Prens'in 2015 yılında bir animasyon filmi de gösterime girmişti ve tabii ki hemen gidip izlemiştim. Hatta o gün sinemada kimse yoktu arkadaşımla başbaşa sinemayı kapatmış gibi olmuştuk. Rahat rahat Küçük Prens'imizin tadını çıkarmıştık. Farklı bir bakış açısıyla çekilmiş olmasına rağmen özüne sadık bir film olmuş. Hala izlemediyseniz aşağıya fragmanı bırakıyorum. Şiddetle izlemenizi ve eğer hala okumadıysanız okumanızı tavsiye ediyorum.
Not: Küçük Prens'in astroidi B612 bir Türk astronom tarafından bulunmuştur. Hatta bu astronom astroidi uluslararası bir kongrede anlatır ama fesli kafası ve doğulu giysilerinden dolayı kimse onu dinlemez, ama bir Türk diktatörünün kıyafet devrimi yapıp herkesi Avrupalı gibi giyinmeye zorlamasından sonra aynı astronom bu defa modern kıyafetlerle kongreye katılır ve herkes ikna olur. İşte Atatürk'ü bir diktatör olarak tanıtan bu satırlardan dolayı kitap Türkçe'de sansürlü olarak yayımlandı. Daha sonra da eleştirilere maruz kalma ihtimali ile 2005 yılında ilköğretim öğrencileri için hazırlanan 100 Temel Eser arasından çıkartıldı. Ayrıca bazı çevirmenler 'diktatör' kelimesi yerine çevirilerinde 'lider' kelimesini kullandılar.
Son olarak kitaptan birkaç alıntıyla sizlere veda ediyorum. Görüşmek üzere... 
  • Çok gizemli bir ülke şu gözyaşları ülkesi..
  • Okyanusun ortasında salıyla kalakalmış bir denizciden bile çok daha yalnızdım...
  • İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir.Gerçeğin mayası gözle görülmez.
  • Eğer büyüklere, "Güzel bir ev gördüm, kırmızı tuğlalı, pencerelerinden sardunyalar sarkıyor, damında ise kumrular var," derseniz, nasıl bir evden söz etmekte olduğunuzu bir türlü anlayamazlar. Ne zaman ki onlara, "Yüz milyonluk bir ev gördüm," dersiniz, işte o zaman size, "Oo, ne kadar güzel bir evmiş!" derler gözlerini koca koca açıp.

25 Haziran 2016 Cumartesi

Geçmişe Doğru-Anılar-Hollanda

Merhaba arkadaşlar. Nasılsınız? Evet ben yine bir süredir yoktum. Malum Ramazan ayındayız. İşler, güçler derken bir türlü bloga yazı yazmaya vakit bulamadım. Sizlerin nasıl gidiyor? Neler yapıyorsunuz?

Ben bugün sizlerle geçmişe gidip biraz anılarımı yad etmek istedim. Hep birlikte 2014 yazına gidelim mi ne dersiniz? Çünkü o zamanlarda ben inanılmaz güzel bir tatil yapıyordum. Nerede diye sorarsanız, Hollanda'da. :)

Öncelikle nereden çıktı bu Hollanda anılarımı, fotoğraflarımı paylaşma düşüncesi, onunla başlayayım. Her şey birkaç gün önce severek takip ettiğim bloggerlardan biri olan Nil Ertürk'ün Amsterdam'a gitmesi ve orada fotoğraf paylaşmasıyla başladı bende. O fotoğrafları görünce ben de Hollanda'yı, Amsterdam'ı özlediğimi farkettim. Sonra açtım bilgisayarımda o zamanlarda çektiğim fotoğraflarıma baktım. Dedim ki kendi kendime, madem bu kadar fotoğraf çektim, e ben bunları takipçilerimle de paylaşayım. Sonra yüzlerce fotoğraftan yaklaşık 20 tanesini sizinle paylaşmak için seçtim. Şimdi sıra sizde, inceleyin bakalım. Hollanda'ya dair merak ettiğiniz bir şey olursa da benimle iletişime geçebilirsiniz.

Bu arada neden Hollanda'ya gittiğimden de bahsedeyim kısaca. Abim orada yaşıyor, onun sayesinde Hollanda'ya tatile gitmiştim. 2009-2012 ve 2014 yıllarında ikişer ay kaldım. Şunu da eklemeliyim ki 'Tam bir Amsterdam aşığıyım!'


Bu fotoğrafla başlayalım. Bayılıyorum bu fotoğrafa çünkü birbirini tanımayan iki turist; biri ben, diğer fotoğraftaki mavi tshirtlü çocuk, aynı anda birbirimizin fotoğrafını çekmişiz. :) Bu benim daha önce de başıma gelmişti. 2009 yılında Amsterdam'da bir pazardayken bir amca da ben pazarı çekerken benim fotoğrafımı çekmişti.

*Amsterdam
*Amsterdam - Dam Square

*Amsterdam Kraliyet Sarayı


*Amsterdam - Bu fotoğraf birkaç yerde günün fotoğrafı seçilmişti ki çok sevdiğim fotoğraflarımdan biridir.
Amsterdam - Rijkmuseum
Amsterdam - Saprhati Park




* Zaanse Schans - Hollanda'nın en eski yerleşim yerlerinden biri. Yel değirmenleri, ayakkabı ve peynir üretim yerleriyle meşhur.


Zaanse Schans


Rotterdam - Cube Houses
Rotterdam

*Rotterdam - Cube Houses --- Hey, bu nedir? Bir saray ya da bir fuar mı? *Piet Blom

*Rotterdam Blaak - Cube Houses
Rotterdam - Erasmusbrug - Nieuwe Maas Nehri

Eindhoven




19 Haziran 2016 Pazar

İnanmaktan Vazgeçme!

Kanadın, kolun kırılmış gibi hissedersin bazen. Dünyanın tüm dertleri, sorunları sanki seni bulmuş, zaman seni dinlemeden, seni kırarak akıp gidiyormuş gibi gelir böyle zamanlarda. Tutunacak bir dal ararsın. Kırılan kanatlarını koyabileceğin yumuşak bir yaprak... Kafanı rahatça koyabileceğin bir yastık, nasıl göründüğünü umursamadan ağlayabileceğin bir omuz...
Ne yazık ki etrafında dönüp baktığında ne bir dal bulabilirsin tutunacak, ne de bir omuz bulabilirsin ağlayacak...

Hayat karşımıza hep iyi şeyler çıkarmaz. Kimsenin dört dörtlük bir hayatı yoktur. Bazen mükemmel anılar biriktiririz, hayat dolu insanlarla... Bazen de katlanılması bile zor anlarımız olur, haz etmediğimiz o olaylarla...

Her şeyin kusursuz gittiği, kendinizi çok iyi hissettiğiniz bir an gelir ve inanırsınız, artık hep böyle olacak. Mutluluğu bulduğunuza inanırsınız. Peki, ya sonra?..
Sonrasında ise ufacık, küçücük bir aksilik çıkar, o güzel giden zamanınızı bozmaya çalışan... Ama bu sizi yıldırmaz, hala inanırsınız. Çünkü inanmanız gerektiğini bilirsiniz. İnancınızı yitirirseniz eğer, her anınız çekilmez olacaktır, bunu önceden hissedersiniz. 
Siz dolu dolu inancınızla güzel şeylerin devam edeceğine ve hep olacağına inandıkça, yine bir aksilik çıkar karşınıza. Tamam dersiniz bu defa. Tamam. Olmayacak, yine her şey eskiye, kötüye dönecek dersiniz. Bu defa umutlarınız yok olur, kalbiniz kırılır. Yorulursunuz.
Artık bitti dersiniz ve içinizde bitirirsiniz.

Hepimiz böyleyiz işte, ne kadar inanmaya, güçlü durmaya çalışsak da yorulup umut etmeyi bırakırız. Fakat, bırakmamalıyız. Umutlarımızı kaybetmemeliyiz. Kırılan dalların yenisi gelir yerine, ağlanacak bir omuz bulunur yeniden. Sen zor durumdaysan çıkar karşına bir şeyler. Yapmanız gereken sadece yaşadığınız olayların içindeki güzellikleri, iyilikleri bulmaya çalışmak. Elbet her şer de bir hayır vardır.

Şunu da unutmayın, güneş her gün batıp her sabah yeniden doğuyor ya, o her sabah yeniden doğan güneşle yeni umutlar, yeni heyecanlar size doğsun ve sizden hiç gitmesin.

İnanmaktan ve umut etmekten hiç vazgeçmeyin...

17 Haziran 2016 Cuma

“Fotoğraf” - Tırnak İçinde

...bir deklanşöre basma faaliyeti olan fotoğraf ile bir düşünme ve düşündüğünü aktarma becerisi olan “Fotoğraf”ı birbirinden ayırıyorum. 
İkincisine tırnak içinde “Fotoğraf” diyorum. 


S. Haluk Uygur


İyi günler herkese. Bugün sizlerle fotoğraf çalışmalarımdan bazılarını paylaşmak istedim. Hazır fotoğraftan, fotoğrafçılıktan da bahsedecekken "Fotoğraf" üzerine okuduğum bir kitabı da sizinle paylaşayım dedim. 
S. Haluk Uygur'un "Fotoğraf"-Tırnak İçinde adlı kitabı. Kitapta daha önceden çeşitli dergilerde yayınlanmış fotoğraf ve sanat üzerine yazıları bulunuyor. Eğer fotoğrafa dair ilginiz varsa okuyun derim. Sanat tarihi açısından da birçok katkısı olduğuna inanıyorum bu kitabın.

Şimdi farklı türlerde çektiğim birkaç fotoğrafı sizlerle paylaşacağım. Yorumlarınızı beklerim. :)






Biraz da model fotoğraflarımdan olsun... :)








15 Haziran 2016 Çarşamba

Kalpten Atılamayan Bir Aşk - Eternal Sunshine of the Spotless Mind

"Birini aklınızdan silebilirsiniz ama onu kalbinizden atmak başka bir hikayedir."


Merhaba arkadaşlar. Bu aralar finallerin bitimi, eve dönme telaşı, dolap, kitaplık yerleştirme derken bir şeyler yazmaya pek vakit bulamadım. Bugün işlerimi bitirir bitirmez hemen yazayım dedim. 
Birkaç gün önce kendime ayırabileceğim bir zaman buldum ve o an film izlemeye karar verdim. Uzun zamandır da izlemek istediğim bir film vardı. 2004 yapımı, Oscar ödüllü "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" yani "Sil Baştan"

İnsan bu filmi izlerken hikayesini izlemekten çok, yaşamayı istiyor aslında. Sonuçta hangimiz yaşadığımız bir şeyleri zihnimizden silmek istemedik ki? Elbette hepimizin aklımızdan çıkarmak, unutmak istediğimiz bir anısı olmuştur. Ama insanoğlu bazı şeyleri o kadar da kolay unutamıyor. Hele ki işin içinde duygular da varsa, unutmak imkansızlaşıyor. Bazen bir bakış, bazen bir gülüş, bazen bir şarkı sözü her şeyi geri hatırlatıyor. "Kelebeğin Rüyası" filminde de deniliyor ya "Unutmak değil de, hatırlamamak mümkün." Aynen öyle işte. 

Neyse konumuzdan sapmayalım. Filmimizin konusu da tam olarak bu, yani yaşadıkları aşkı, hissettikleri duyguları zihinlerinden sildirmek isteyen bir çift hakkında. Esas kız Clementine (Kate Winslet) ve esas oğlan Joel (Jim Carrey) birbirlerine aşık olurlar ve zamanla Clementine bu aşkta acı çekmeye başlar. Bir kliniğe gider ve zihninde Joel ile alakalı ne varsa her şeyi sildirir. Tabii bunu öğrenen Joel de aşk acısı çekmemek için Clementine'e dair tüm anılarını sildirmek ister. Ama bu hiç de kolay olmaz. 



İki aşığımız birbirlerini zihinlerinden sildirmelerine rağmen kalplerinden atamazlar aşklarını. 

Eternal Sunshine of the Spotless Mind adını  Alexander Pope'un yazdığı Eloisa to Abelard adlı uzun ama anlamlı bir şiirin bir dizesinden alır. "Lekesiz zihnin sonsuz ışığı." Yani diyor ki 'Zihnindeki ışığı bulursan eğer, zihnine bile hükmedebilirsin.' ki bizim aşıklarımız da zihinlerine hükmetmeyi başarabilmişler.

Son olarak bir de filmin soundtracklerinden özellikleri sözlerini çok beğendiğim bir şarkıyı da sizinle paylaşmak istiyorum. "Everybody's Gotta Learn Sometimes' - Beck



Henüz izlemediyseniz bir an önce izlemenizi tavsiye ederim. Bu kadar büyüleyici, içten, kalpten atılamayan bir aşk hikayesini elbette seversiniz. :) İzleyenleriniz varsa da yorumlarınızı bekliyorum.

İyi izlemeler, aydınlık günler. :)

11 Haziran 2016 Cumartesi

Bir Çanakkale Romanı - Koçaklar 1915 Çanakkale

"Han'ım, hey!
Akşam oldu. Karşı yatan kara dağlar karardı. Cehennemi sesler kesildi. Kızıl gü
n dağların arasında kayboldu.

..."


Herkese iyi akşamlar. Finallerimin bitmiş olması ve asıl 4. sınıfa geçmiş olmamın verdiği sevinçle bugün sizlere bir kitaptan bahsedeceğim.

Bildiğiniz üzere edebiyatımızda onlarca, yüzlerce kitap var. Her biri farklı konularda. Çanakkale kahramanlıkları üzerine de çeşitli kitaplarımız var. Mesela bunlardan biri, ki bugüne kadar beni en fazla etkileyen Çanakkale romanı olan Mehmet Niyazi'nin Çanakkale Mahşeri adlı eseri. Bu eser hakkında da en kısa zamanda sizlere bir yazı yazmayı planlıyorum.

Her neyse gelelim bugün ki kitabımıza. Bu kitabı sırf Çanakkale hakkında olduğu için, içine hiç bakmadan kitap fuarından almıştım. Ötüken'in kitaplarını zaten çok sevdiğim için pek de düşünmeden gittim ve kitap fuarında Ötüken standından direk aldım Koçaklar 1915'i.

Yazarı Oyhan Hasan Bıldırki. Yaşayan Türkçe savunucularından biri olan Bıldırki, şair de olmasına rağmen, daha çok hikayeleri ile tanınıyor. Bıldırki Koçaklar 1915'in önsözünde 'Uzun geceler ve günler boyu düşündüm, tasarladım. Hemen bütün kaynaklarımızı araştırdım, inceledim. Görüp baktım ki, Çanakkale'de yarattığımız yiğitlik dolu günler, üç beş şairimizin mısralarında kalmış, onlar da okunmaz olmuştur. Özden uzak tutulanlar, geçmişle gelecek arasında köprü kuramayanlar, devletimizin güvencesi olan şanlı ordumuzla dahi kanlı bıçaklı olmuşlardı. Onu bilir, onu söylerim. Köksüzlük çok acı ve ıstırap vericidir. Bir gün, ansızın büyüyüp ortalığı kasıp kavuran bir sel olur...'
İşte yazarımızın Çanakkale kahramanlıklarını anlatan çok az eser verildi sözleri de 70li yıllara aittir. Koçaklar 1915, Bıldırki'nin ilk 1975 yılında Kutluğ Yayınları tarafından yayınlanan bir kitabı. O zamanlarda bu eser çok fazla satılıyor ve hemen tükeniyor. Pek çok arkadaşı da bu kitabı elden ele dolaştırarak okuyorlar. Daha sonra bu kitap Ötüken Neşriyat tarafından tekrar basılıyor ve piyasaya sürülüyor.

Kitap adı üzerinde Çanakkale Savaşı dönemini anlatıyor. Yazarımız farklı türde bir roman olarak yazmış bu eseri. İçinde beyitler var. Bıldırki şairliğini de göstermiş kitapta. İlk başlarda okurken biraz ağır gibi gelmişti bana. O beyitleri okumak farklı bir şeydi. Sanırım daha önce bu tarz bir kitap okumadığım için zorlanmıştım ama genel anlamda güzel, okunulması gereken bir kitap olduğu kanısındayım.
Tarihe, araştırmaya, Çanakkale'ye ilginiz varsa okuyun derim.
Eğer okuduysanız da sizin de yorumlarınızı beklerim.
İyi okumalar, aydınlık günler. :)

9 Haziran 2016 Perşembe

Ufak Bir Teşekkür

Dolu dolu geçen bir haftadan hepinize selamlar. Nasılsınız?

Ben iyiyim fakat çok yorgunum. Bu hafta o kadar yoğun geçiyor ki bloga yazı yazmaya bile zar zor fırsat buluyorum. Aslında final haftasındayım şu an. Ama finallere çalışmaktan çok proje ödevleriyle ve fotoğraf çekimiyle geçiriyorum bu haftayı. Mezuniyet çekimleri, çift çekimleri derken yoruluyorum tabii ki.

Neyse bu kadar dertleşme yeter. Bugün öyle çok uzun bir şey yazmayacağım. Aslında blogu açtığımdan beri yapmak istediğim bir şey vardı. Bu blogu açmama destek olan, açtıktan sonra da yardımlarını, fikirlerini, desteklerini esirgemeyen arkadaşlarıma teşekkür etmek istiyordum. Kısmet bugüneymiş.

İlk olarak en yakınım, arkadaştan, dosttan öte kardeşim bildiğim, en değerlim Büşra'ya kocaman teşekkür ediyorum. Ben bu blogu açmadan neredeyse bir yıl önce böyle bir fikrim olduğunu söylemiştim, Büşra'da her seferinde yazmamı istemişti. Ama ben bir türlü cesaret edip bir blog açıp yazamamıştım. Aylardır bu fikrimi sabırla dinlediği için tekrar tekrar teşekkürler.
Gelelim ikinciye... Hali hazırda olan bu blog açma fikrimde beni daha da cesaretlendirip, bu bloga başlamam için beni motive eden sevgili oda arkadaşım Büşra'ya da çok teşekkürler. Onun o naif konuşmaları ile ben bu blogu açarım, yazarım dedim. İyi ki de dinledim.
İki Büşra dışında bana destek olan tüm arkadaşlarıma da kocaman sevgiler ve teşekkürler. :)

Son olarak da blog açma aşamasında yardımlarını esirgemeyen iki blogger arkadaşıma da çok teşekkürler.
İkisinin de blogunu severek takip ediyorum. Sizlere de bloglarının linkini bırakıyorum ki siz de bu muhteşem iki insanı tanıyın. :)
http://afsarogluasli.blogspot.com.tr/  Aslı: Moda, hobi, yaşam tarzı, kozmetik ve dikiş alanlarında bir bloga ve youtube kanalına sahip.

Veee daha yüzyüze tanışmamış olmamıza rağmen kanımın ısındığı, hemşehrim, meslektaşım sevgili Hilal. :)
http://www.pekbilmisile.com/ Hilal: Kozmetik ürünler üzerine bir bloga ve youtube kanalına sahip.

Evet arkaşlar, bir de sizlere çook teşekkür ediyorum. Siz oldukça ben yazmaya devam edeceğim. Bana önerileriniz olursa lütfen yorum bırakın. Görüşmek üzere... :)

6 Haziran 2016 Pazartesi

Ruha Dokunan Bir Kitap - Ruh Adam/H. Nihal Atsız

İnsan meziyet sahibi olmaya mecburdur. Anormal olan: Kusurdur. Bir asker cesurdur diye alkışlanmaz ama korkaksa ayıplanır.
Hüseyin Nihal Atsız - Ruh Adam

İyi akşamlar, hayırlı Razamanlar hepinize arkadaşlar. Nasılsınız? Bugün mübarek Ramazan-ı Şerif’in ilk günü. Rabbim bu zamanlarda ettiğimiz tüm dualarımızı, oruçlarımızı kabul eylesin İnşallah.

Bugün sizlere okurken tüylerimi diken diken eden, kafamı kurcalayan, deyim yerindeyse beynimi yakan bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Hüseyin Nihal Atsız’ın Ruh Adam adlı kitabı… Okurken sizi içine çeken, merakınızı uyandıran, aynı zamanda sizi düşündürüp zorlayan bir kitap… Bizim edebiyatımızın çok da alışık olmadığı bir roman Ruh Adam. Yoğun bir şekilde sembolist öğeler yer alıyor kitapta.

Ruh Adam, Atsız’ın yazdığı son roman olarak biliyor. Atsız’ın yaşamının son dönemlerindeki ruh hallerini, romandaki karakter Selim Pusat’ın ruh hallerine yansıttığı düşünülmektedir. Ki zaten ‘Selim Pusat’, Atsız’ın gençken kullandığı takma isimlerden biridir.

Kitap, evli olmasına rağmen başka bir kıza (Açığma Kün) âşık olup, eşine ihanet ederek ruhu asırlar boyu ıstıraba mahkûm edilmiş Burkay hakkındaki eski bir Uygur masalı ile başlıyor ve bunun üzerine asıl olaya geçiliyor.

Kitap hakkında daha fazla detay verip sizleri kitabın yaşattığı o heyecandan mahrum bırakmak istemiyorum. Eğer hala okumadıysanız şiddetle tavsiye ediyorum. Gerçekten okurken düşündüren, gerçek mi yoksa hayal mi olduğuna anlam veremediğiniz olaylar çerçevesinde gelişen bir kitap Ruh Adam. Okuyanlarınız varsa da kitap hakkındaki yorumlarınızı bekliyorum. Birlikte bir fikir alışverişi yapıp, ortaya kitap hakkında güzel eleştiriler, yorumlar çıkarabileceğimizi düşünüyorum.

Kitapta iki tane şiir geçiyor. Eğer bu şiirleri de okumak isterseniz linkini buraya bırakıyorum. :) 

Henüz Ruh Adam’ı okumamış arkadaşlara iyi okumalar diliyor, okumuş olan arkadaşlarımdan da yorumlarını bekliyorum. Görüşmek üzere…

Not: Son olarak kitaptan bazı ruhuma dokunan, etkileyici cümleleri sizinle paylaşmak istiyorum.
-Akşamları bazen tek başıma dolaşmam bir ruh sporudur.
-Tiyatro bitti, beklemeye lüzum görmüyorum.
-Sevginin niçini olmaz ki efendim... Düşünsem makul bir sebep bulabilirim. Fakat bu hakiki sebep olmaz. Çünkü biz önce severiz. Sonra sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız. Bu da hodbinliğimizden doğar.


5 Haziran 2016 Pazar

Denize Karşı

Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar, ne zevksiz mahluklardı.

Sait Faik Abasıyanık

Huzur dolu geçen bir günün ardından hepinize selamlar. :)

Nasılsınız, neler yapıyorsunuz? Üç gündür yazı yazamıyorum maalesef. Fotoğraf çekimim, arkadaşlarımın mezuniyet töreni derken anca fırsat buldum bir şeyler yazmaya. Bugün denizin verdiği huzurdan konuşalım istedim. Çünkü iki gündür en fazla denizde vakit geçiriyorum. Tabii ben denize girmeyi çok sevmiyorum ama o suyun kenarında bile durmak, ayağına o deniz suyunun temasını hissetmek, en azından öylece denize durup bakmak bile insana bir huzur veriyor.

Bu kadar yoğunluğun içinde, kafamı takacak şeyler bulmayı başarabilen bir insanım. Çok detaycıyımdır. Detaylara takılır üzerim kendimi. Dün de öyle bir gündü benim için. Fotoğraf çekimimin ardından yaşadıklarım üzdü biraz beni. Tabii sonra ne yaptım? Kalktım, hazırlandım ve denize gittim. Arkadaşlarımla birlikte vakit geçireyim, denizin sesiyle kendime geleyim istedim. Yurduma döndüğümde gerçekten iyi yaptığımı fark ettim.

İnsan denize doğru oturup, o sonsuz gibi görünen maviliklere dalınca, hayatın ne kadar boş, dertlerin ve tasaların ne kadar küçük olduğunun farkına varıyor. Dünyada o kadar çok derdi, kederi, üzüntüsü olan insan olduğunu düşünürsek, bizim kafaya taktıklarımız o masmavi denizin içindeki milyonlarca kum tanesinden biri kadar ufak hale geliyor.

Denize bakmak diyorduk. Denize karşı durmak, öylece bakmak... Durmadan düşünmeden, denizin sesinde huzuru hissetmek... Vaktiniz ve  imkanınız varsa, durmayın! Gidin bir deniz kıyısına, hiçbir şey düşünmeden yürüyün. O ufacık kum tanelerini hissedin. Denizin verdiği huzuru içinize çekin. Hayat bir şeyleri dert edip üzülmek için fazla kısa. Yapılacak onca güzel şey varken durmayın...

Not: O kadar fotoğraf çekimimin olduğundan bahsettim. O yüzden sizlerle çekim anımdan bir fotoğrafımı ve çektiğim fotoğraflardan birini paylaşmak istiyorum. Yorumlarınızı beklerim. :) Görüşmek üzere...

1 Haziran 2016 Çarşamba

Yalnızlık Üzerine

Hepinize merhaba arkadaşlar.
Bugün sizlere bir kitap ya da bir dergiden bahsetmeyeceğim. Yalnızlıktan bahsedeceğim. Daha doğrusu sizlerle yalnızlık hakkında yazdığım bir denememi paylaşacağım. Elbette hepimizin, yalnız olmasak bile, yalnız hissettiğimiz anları vardır. Ama yalnızlık nedir? İşte insanın yalnızlığı aslında nerede başlar, nasıl başlar ve nasıl biter? Bunları bir düşünmek gerek.

Umarım sıkılmadan okur ve beğenirsiniz. İyi okumalar. :)


YALNIZLIK ÜZERİNE

Yalnızlık… Ne soğuk bir kavramdır yalnızlık. Bize hayattan bunaldığımız anlarda o soğuk ellerini uzatır. İlk başta cazip gelir o eller. İçimizi ferahlatır soğukluğuyla. Ya sonra… Yalnızlığa sığındıkça buz tutar vücudumuz yalnızlığın soğukluğunda. Bu defa da içimizi ısıtmak için sıcak bir gülümseme ararız başkalarının bakışlarında.

            Aslında yalnızlık bizim onu nasıl yaşadığımıza bağlıdır. Bazen huzurdur, bazen de hüzün... Bazen korkudur, korkularımızdır, kaçtıklarımızdır. Bazen de kendimizi aramaktır hayatımız boyunca. Yalnızlıktır bize bilmediklerimizi öğreten, diğer insanlara nasıl muhtaç olduğumuzu gösteren. Evet, elbette başkalarına ihtiyacımız var. Çünkü yaşamımızı değerli kılan onu başkalarıyla paylaşabilmemiz değil midir?

            Yalnız kalmak istemeyiz çoğunlukla, çünkü yalnızlık rahatsız eder bizleri. Çünkü bize kendimizi yarım hissettirir yalnızlık. Ne mutluluğumuz tam olur ne de hüznümüz… Yalnızken paylaşamayız hiçbir şeyi. O zaman da anlamı kalmaz mutluluğun, hüznün, sevginin…

            Evet, bazen de kendi kendimizi bırakırız yalnızlığa. Yenik düşeriz bazen. Belki bu başkalarına kızdığımız içindir, belki de başkalarından kaçtığımız için… Böyle zamanlarda çok cazip gelir yalnızlık, tek çıkış yolu olarak görürüz onu… Ne kadar sevmesek de tek sığınağımızdır o…

Yalnızlık belki de bir çöle benzer. O uçsuz bucaksız kumlar, bizim için hiç bir şey ifade etmeyen ve bizim de onlar için bir şey ifade etmediğimiz insanlardır. Ancak o çölde bir yerlerde yeşil bir vaha vardır ve o vaha yalnızlığımıza son verecektir. Tabii ki o vahayı bulmak için önce o çölü aşmamız gerekir, çünkü vahayı anlamlı kılan çöldür.

Yalnızlık aslında en büyük acıyı, aynaya her baktığımızda artık kendi yüzümüzden başka bir yüz göremeyeceğimizi bildiğimizde, en çok sevdiğimizin artık olmadığını bile bile yaşamak zorunda kaldığımızda verir bize. Çünkü yalnızlık mutlu olduğumuzda gözlerimizdeki ışığın yansımasını bir başka insanın da gözlerinde göremememizdir. Çünkü yalnızlık hüznümüzü sadece kendimizle paylaşabilmemizdir.